"Tanrı unutmuş olsa da...
Vurdurma vur yüreğim vur
Olan olmuş ne olur
Hayata bir daha vur..." diyordu Sertab,
Ama benim için esas nokta;
"Tanrı" unutmuş olsa da
Tanrı "unutmuş" olsa da
Tanrı?...
"Vur hayata, bir de sen vur" derken
Hayat sana vurmasın mı ansızın...
Hayat ve Tanrı eşleşmesinde
Hangimiz sonsuzuz ki,
Yanlış giden bir "şey"ler var sanki...
Olanlar olduktan sonra
Sen beni görsen ne olur,
Görmesen ne olur;
Bu yazdıklarımı okuyorsan
Okuyup da susuyorsan ne olur?
Sonuçta Tanrı unutmuş olsa da
Olmasa da
Değişen ne olur ki?
Tanrı?
Sorun bizde mi yoksa onlarda mı?
Onlar kim, biz kimiz,
Bu ayrımı yaratan Tanrı mı?
Sorgusuz sualsiz inanmamak ne zaman sorun oldu ki?
Sorun?
Sorunu tanımlayın siz bana önce bir.
Siz-biz var-mış
Bir varmış, bir yokmuş.
O zaman haydi sorun Tanrı'ya...
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Mart 2017 Pazartesi
Tanrı Unutmuş Olsa da Olmasa da...
30 Nisan 2013 Salı
İnceleme: Abdülhak Hamit Tarhan
Makber'in Mısralarında Kaybolmak
Tanzimat’a özgü
yenilikçi siyasal, toplumsal düşünceleri benimseyen Abdülhak Hâmit Tarhan,
eserlerinde elinden geldiğince onları işlemeye, yansıtmaya çalışmaktadır. Sanat
anlayışını da genel olarak bu düşüncelere dayandırır. Tanzimat şiirinin en
renkli şairi olan Hâmit, divan şiirini bitiren isim olmuştur. Hiç şüphesiz ki
Tarhan’ın “Şair-i Azam” adını almasının en önemli sebebi Makber şiirinin mucidi
olmasıdır.
Makber, Hâmit’in karısı
Fatma Hanım’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getiren, derin bir hissiyatı
olan, uzun bir ağıt olmasının yanı sıra şairin en çok basılan ve sözü edilen,
övülen eseridir. Üzünç
ama olağan, basit bir konuyu işleyen Makber’de öncelikle ölümün doğurduğu
insancıl acı, öfke, başkaldırı, şaşkınlık, umutsuzluk, özlem ve korku yansıtılır.
Hâmit, Makber’de ölüme değinirken Victor Hugo’nun ağıtlarından esinlendiği olasıdır.
Ancak
bu ve benzeri etkilemelerle tümel bir yargıya gitmek doğru olmaz. Çünkü Makber
bütünsel olarak şairinin damgasını taşır. Hâmit, şiirlerinde ölüm terimini
işlerken romantiklerden etkilense de bu etkileşimini kendi iç dünyasıyla
harmanlayarak okuyucuya sunmayı bilmiştir.
Şiirlerinde bazen
incelik bazen de basitliğin öne çıkması Hâmit’in “tezatlar şairi” olarak
anılmasının temel sebebidir.
Makber
şiiri ölümün getirdiği çağrışımlarla varlık ve yokluk arasında bir köprü görevi
gördüğünden felsefeyle şiirin yan yana yürütülmüş olduğunu görmekteyiz. Fakat
dizelerde duygu ve düşünce, akıl ve mantık sürekli bir çelişki içindedir. Bu
durum da Hâmit’in dile getirdiği “Makber,
gönlümden doğmuş bir üzüntüyü kapsıyor iken, bazı taraflarınca benim, rivayet
olunan, şairliğimle büsbütün yabancıdır. Okuyan birbirine benzemez iki lisân
bulur ki, Makber’in belki iki adam tarafından yazıldığını zâhib olur.” sözlerini kanıtlar
niteliktedir. Makber, bu özellikleriyle divan şiirine egemen olan donmuş
mazmun’un yerine değişken düşünceyi sokarak şiire bir hareketlilik katmıştır.
Cenap Şahabettin “Makber’e kadar hiçbir
Osmanlı şairi böyle derin, böyle kalbî ve böyle müessir şehkalarla
ağlamamıştır.” diyerek Hâmit’in şiir anlayışına olan beğenisini dile
getirmiştir.
Hüznü güzelleştiren adam Abdülhak Hâmit
Tarhan, divan edebiyatı prensiplerini yıkıp şiire Batılı bir form
kazandırmıştır. Ali Nihat Tarlan “Hamit
edebiyatımızda en derin iz bırakan, en hoş sesi aksettiren bir sanatkârdır. Bizde
hakiki edebiyat mücedditi Hâmit’tir.” Sözleriyle düşüncelerini dile
getirmiştir.
Coşkun mizacı ve üslûbu, pervasız
davranışlarıyla kendisinden söz ettirmesini bilen Hâmit, insanın tek boyutlu
olmadığını eserleriyle göstermiştir. Mistik öğelerin özellikle Makber’de ön planda
olduğu görülmektedir. Hâmit’in şiire getirdiği yeniliklere karşı çıkanlar ve Hâmit’i
şiir anlayışından dolayı yerden yere vuranlar da oldukça fazladır. Hâmit’in
uzun hayatı, değişen edebiyat anlayışları karşısında bir süre sonra onu eskinin
temsilcisi durumuna sokmuştur. Nazım
Hikmet’in putları yıkıyoruz kampanyasındaki ilk hedeflerinden biri de
Hamit’tir. Öte yandan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hâmit’e büyük bir
hayranlık duymuş ve onun Türk şiirinde yapmak istediğini, çevrenin
anlamamasından şikâyet etmiştir. “Hâmit’in
sesinde bile deha var.” sözleriyle hayranlığını dile getirmiştir.
Hâmit, ne yazık ki cumhuriyet dönemi
yazarları için dili anlaşılmayan yazarlardan biri olmuştur. Bunun en önemli
nedeni hiç kuşkusuz ki ölümünden sonra eserlerinin yeni harflerle sadece pek
azının yayımlanmış olmasıdır. Bu durum Hâmit’in eserlerinin zamanla okunmaması
ve unutulmasına yol açmış ve ününü sadece yazmış olduğu Makber şiirine borçlu
duruma gelmiştir.
Türk edebiyatının ilk pastoral şiiri
Sahra’nın da sahibi olan şair, fıkraları ve espri anlayışıyla da bilinmektedir.
Yeni alfabenin
kabulünden sonra "Hâmid" olan soyadı "Hâmit" olunca:
"bu yaştan sonra ismimizin sonuna bir de it eklediler" diye sitem
etmiştir.
Yaşamı boyunca aşkları hiç eksik olmamıştır.
Karısı Fatma Hanım’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirmek için Makber’i
yazmış olan Hâmit, bundan kısa süre sonra hayatını başka aşklarla şenlendirmeyi
bilmiştir. Hâmit’in kendi içindeki çelişkileri bu şekilde davranışlarına
yansıttığını da söyleyebiliriz. Fatma Hanım’ın ölümünün ardından söylediği "sen
öldün, ölüm güzel demektir.” sözü
karısına duyduğu bağlılığı gösteriyor olsa da ölümden altı ay sonra tekrar
evlenmesi herkesi şaşırtmıştır. Bu durum üzerine neden tekrar evlilik yaptığını
soranlara Hâmit’in cevabı “ben üzüntümden
ne yaptığımı bilmiyorum ki.” olmuştur.
Kim ne derse desin sevdiklerini ölümsüzleştirmeyi
layıkıyla başaran Hâmit, Makber şiiriyle gönüllerde taht kurmuştur. Kullanılan
dil biraz ağır olsa da yanı başında olmadan, yitirilen yakınlar için olan
hislerini gönülden dile getirmiştir. Metafizik ürpertiyi gerek yoğun duygularla
gerekse aşırıya kaçmadan yazıya dökmesi şiirin bir tabiat eseri gibi
görülmesine yardımcı olmuştur. Hâmit’in
Makber şiiri Mevlana’nın da söylediği gibi “akıl, aşkı anlatmada çamura
saplanmış merkep gibidir.” sözünü doğrular niteliktedir.
Günümüzün postmodern anlatımını, okuyucusunu
alaya almayı belki de eserlerinde ilk kullanan şairlerden biridir Hâmit.
Bugünden bakınca bu eserler eskimiş ve mazide kalmıştır.
Geçmiş tecrübelerden ders almadan sadece günümüz eserlerine göz attığımızda
anlama ve yorumlama konusunda hep biraz eksik kalacağımız doğrudur. Hâmit’in eserleri yeni okumalarla daha iyi
anlaşılacak ve edebiyat tarihimizdeki yerini kazanacaktır.
**
Etiketler:
Abdülhak Hamit Tarhan,
Ali Nihat Tarlan,
Cenap Şahabettin,
Fatma Hanım,
felsefe,
fıkra,
Makber,
mevlana,
Nazım Hikmet,
şair-i azam,
şiir,
tezatlar şairi,
Victor Hugo,
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
17 Ekim 2012 Çarşamba
..Sosyal Medyanın Yanlış Yorumlanması..
Sosyal
ağlar, insanı asosyal mi yapıyor? İnsanlar artık birbirleriyle yüz yüze
görüşmek yerine internet ortamında yazışmayı tercih ediyor. Sosyal medya tüm
dünyayı sarmış durumda. İnsanlar artık anı olsun diye değil, birbirleriyle
yarıştırmak için fotoğraf çeker oldu. Çekilen fotoğraflar ya instagramda
değişikliğe uğratılarak paylaşılıyor ya da bir photoshop uygulamasından
geçirildikten sonra sosyal ortamda arkadaşlara sunuluyor. İnsanlar birbirlerini fotoğraflarına beğeni sayısı, gelen yorumlar ve takipçi sayısına göre değerlendiriyor. Anlayacağınız artık
fotoğraflar bir gösteriş malzemesi oldu. Fotoğraf stüdyolarının birinin camında gördüğüm bir yazıyı aktarmak istiyorum size: "Facebook için imaj fotoğrafları çekilir." Bence geleceğe yatırım yapmak isteyenler internet girişimciliğinin yanı sıra buna da el atsınlar. Ben bu işte bir ışık görüyorum.
Günümüzde "sosyal medya fenomeni olmak" diye bir tabir var. Artık Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözünün etkisi pek kalmadı. Çünkü insanlar gerçek yüzlerini gizleyip olmak istedikleri gibi sunuyorlar kendilerini. Olduğu gibi görünen bir insan evladı kalmamış artık yeryüzünde. Sanki insanların duygu, düşünce ve davranışları da photoshop süzgecinden geçirilmiş gibi. Kimse kendini oynamıyor, "kim olmak istediği" veya "kim gibi davranmak istediğine" odaklanmış herkes. Gösteriş merakı insanların hırs sebebi olmuş, herkes birbiriyle yarışıyor adeta. Sanki herkes eşit değilmiş gibi, birbiri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyor. Hatta öyle ki artık aynı masada oturan insanlar sohbet ederken birbirlerinin yüzüne bakmıyor, ellerinde telefon, ya oyun oynuyorlar ya da sosyal mecralarda vakit geçirmece. Artık arkadaşlık, dostluk insanları tatmin etmiyor olsa gerek. Bu sebeple mi artık kimse konuşurken konuştuğu kişinin yüzüne bakmıyor, onun yerine telefonla ilgilenmek daha hoşlarına gidiyor. Daha da ilginç olanı ise aynı masada oturduğu halde hiç konuşmayıp birbirleriyle telefondan yazışan insanlar gördüm ben. Onları halen çözebilmiş değilim, amaçları nedir bilmiyorum.
Her zaman söylediğim bir söz vardır; “her hayat ayrı bir sahne ve herkes bu sahnenin bir oyuncusudur.” Ama artık kimse kendi hayatını yaşamıyor. Başka başka sahnelerde hep aynı oyuncular var sanki. Gün geçtikçe insanlar bu yarış içerisinde birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Herkes birbirini geçme gayreti içerisindeyken tek tipleştiklerinin farkına varamıyorlar, yazık. En saçma bulduğum uygulama ise beni tanıyan herkesin tek seferde cevabını bulabileceği "foursquare"dir. İnsanlar gittikleri her yerde kendilerini etiketlemeyi marifet sanıyorlar, bundan zevk alıyorlar ve o etiketlenmelerden aldıkları puanlarla hırs yapıp birbirlerini geçmeye çalışıyorlar. Ben, gizlilikten yanayım. Hayatını bu kadar gözler önüne serenleri anlamakta güçlük çekiyorum, onları çok gereksiz buluyorum. Uyumadan önce " I am at bed" diye check-in yapan insanlar biliyorum ben. Ne kadar zavallıca bir davranış. Bize ne senin yatağa giriş çıkış saatinden, nerede ne yaptığını bilmek zorunda değiliz, öğrenmek de istemiyoruz. Utanmasalar "I am at WC" yazacaklar yani o derece. Bu durum, kişiliği tam olarak oluşmamış kişilerin kendini gösterme biçimi olsa gerek. Yapmayın, etmeyin; kendinizi bu kadar düşürmeyin. Bırakın merak etsin insanlar sizi...
Günümüzde "sosyal medya fenomeni olmak" diye bir tabir var. Artık Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözünün etkisi pek kalmadı. Çünkü insanlar gerçek yüzlerini gizleyip olmak istedikleri gibi sunuyorlar kendilerini. Olduğu gibi görünen bir insan evladı kalmamış artık yeryüzünde. Sanki insanların duygu, düşünce ve davranışları da photoshop süzgecinden geçirilmiş gibi. Kimse kendini oynamıyor, "kim olmak istediği" veya "kim gibi davranmak istediğine" odaklanmış herkes. Gösteriş merakı insanların hırs sebebi olmuş, herkes birbiriyle yarışıyor adeta. Sanki herkes eşit değilmiş gibi, birbiri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyor. Hatta öyle ki artık aynı masada oturan insanlar sohbet ederken birbirlerinin yüzüne bakmıyor, ellerinde telefon, ya oyun oynuyorlar ya da sosyal mecralarda vakit geçirmece. Artık arkadaşlık, dostluk insanları tatmin etmiyor olsa gerek. Bu sebeple mi artık kimse konuşurken konuştuğu kişinin yüzüne bakmıyor, onun yerine telefonla ilgilenmek daha hoşlarına gidiyor. Daha da ilginç olanı ise aynı masada oturduğu halde hiç konuşmayıp birbirleriyle telefondan yazışan insanlar gördüm ben. Onları halen çözebilmiş değilim, amaçları nedir bilmiyorum.
Her zaman söylediğim bir söz vardır; “her hayat ayrı bir sahne ve herkes bu sahnenin bir oyuncusudur.” Ama artık kimse kendi hayatını yaşamıyor. Başka başka sahnelerde hep aynı oyuncular var sanki. Gün geçtikçe insanlar bu yarış içerisinde birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Herkes birbirini geçme gayreti içerisindeyken tek tipleştiklerinin farkına varamıyorlar, yazık. En saçma bulduğum uygulama ise beni tanıyan herkesin tek seferde cevabını bulabileceği "foursquare"dir. İnsanlar gittikleri her yerde kendilerini etiketlemeyi marifet sanıyorlar, bundan zevk alıyorlar ve o etiketlenmelerden aldıkları puanlarla hırs yapıp birbirlerini geçmeye çalışıyorlar. Ben, gizlilikten yanayım. Hayatını bu kadar gözler önüne serenleri anlamakta güçlük çekiyorum, onları çok gereksiz buluyorum. Uyumadan önce " I am at bed" diye check-in yapan insanlar biliyorum ben. Ne kadar zavallıca bir davranış. Bize ne senin yatağa giriş çıkış saatinden, nerede ne yaptığını bilmek zorunda değiliz, öğrenmek de istemiyoruz. Utanmasalar "I am at WC" yazacaklar yani o derece. Bu durum, kişiliği tam olarak oluşmamış kişilerin kendini gösterme biçimi olsa gerek. Yapmayın, etmeyin; kendinizi bu kadar düşürmeyin. Bırakın merak etsin insanlar sizi...
Günümüzde televizyon programları, diziler ve
benzerleri artık insanların ilgi ve tepkisini ölçmek amacıyla sosyal medyayı
kullanıyor; twitterda trend topic yapılması amacıyla verilen hashtagler bunun
kanıtı. Artık her yerde dijital medya savaşları yaşanıyor. Gelişen teknolojinin
olumsuz etkileri arasında insanların kitap okumamaya, tiyatroya ve sanatın
çeşitli dallarına ilgi göstermemeye başlaması söylenebilir. Artık gazete ve
dergi tirajları düşüşe geçti, çünkü insanlar merak ettikleri her şeyi
internetten takip etme imkânına sahipler.
Öğrenmek istenilen bilgilerin internet aracılığıyla elimizin altında bulunması hem zamandan tasarruf sağlıyor hem de bilgi erişimini kolaylaştırıyor. Kurumların yaptıklarını, kurumsal gelişimleri arada bir engel olmadan hedef kitleyle doğrudan iletişime geçerek aktarması çok güzel. Günümüz halkla ilişkiler çalışmalarının yerini "yeni halkla ilişkiler" çalışmaları aldı ki; onlar da interaktiviteye son derece önem veriyor. Zaten zamanımızın en önemli atılımı da bu. Devir teknoloji devri, bilgilere hızlıca erişme devri. Kimsenin kaybedecek vakti yok. Bu sebeple de "dijital pr" önem kazanıyor. Bunlar sosyal medyanın artıları arasında sayılabilir.
Ancak...
Tek korkum insanların okur-yazarlığının azalarak entelektüelliğin zayıflamasıdır. Ben kültür mirasının çok değerli olduğunu ve kitapların bu mirasın yapı taşı olduğu kanısındayım. Burada doğrudan sosyal medyayı suçlamamak gerekir. Çünkü cehaletin temel sebebi insanların bilinçsizliğidir. Hepimizi bilinçlenmeye davet ediyorum.
Öğrenmek istenilen bilgilerin internet aracılığıyla elimizin altında bulunması hem zamandan tasarruf sağlıyor hem de bilgi erişimini kolaylaştırıyor. Kurumların yaptıklarını, kurumsal gelişimleri arada bir engel olmadan hedef kitleyle doğrudan iletişime geçerek aktarması çok güzel. Günümüz halkla ilişkiler çalışmalarının yerini "yeni halkla ilişkiler" çalışmaları aldı ki; onlar da interaktiviteye son derece önem veriyor. Zaten zamanımızın en önemli atılımı da bu. Devir teknoloji devri, bilgilere hızlıca erişme devri. Kimsenin kaybedecek vakti yok. Bu sebeple de "dijital pr" önem kazanıyor. Bunlar sosyal medyanın artıları arasında sayılabilir.
Tek korkum insanların okur-yazarlığının azalarak entelektüelliğin zayıflamasıdır. Ben kültür mirasının çok değerli olduğunu ve kitapların bu mirasın yapı taşı olduğu kanısındayım. Burada doğrudan sosyal medyayı suçlamamak gerekir. Çünkü cehaletin temel sebebi insanların bilinçsizliğidir. Hepimizi bilinçlenmeye davet ediyorum.
**
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




.jpg)
