aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2019 Perşembe

Psikoloji: Genelden Özele İlişkiler

İlişkiler çok geniş bir kavramdır. Gün içerisinde yaşadığımız toplumla istemesek bile belli başlı bir ilişki içindeyiz. Tanıdıklarımızla daha güvenli bir çerçeve içerisinde bir ilişkimiz var. Yakınlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımızla biraz daha samimi bir ilişki içerisindeyiz. Uzak akrabalardan yakın olanlara doğru bir yol ilerlerken çekirdek ailemiz en samimi olduğumuz ilişki grubumuz diyebiliriz. Bu çekirdek aileyi oluşturmak için temelde iki birey bulunuyor. Sizin doğup büyüdüğünüz aile bir aile olmadan önce iki bireyin bir araya gelerek bir yuva kurma aşaması var. İşte bu iki bireyin bir araya gelmesi ve samimiyeti resmiyete dönüştürmesi bir süreçtir. İşte bu sürecin inşa aşamasını ele alacağım bu yazımda.

İlişkilerin en başında duyguların yoğun yaşanmasından sebep bazı hisler abartılarak dışa vurulur. "Birbirimiz için yaratılmışız." "Ruh ikizimsin." Bunun içerisinde yeniye duyulan ilgi ve bu durumdan olunan hoşnutluk vardır. Farklı yönlerden ziyade aynı yönlerin fazla olması dikkati çeker. Farklı olunan yönler bile "zıt kutuplar birbirini çeker" diyerek bir iyileştirme hali yaşanır. Aslında bu bir ilişki değil, olağandışı bir kaynaşmadır. bu kaynaşma sürecinde "ben"ler "biz" olabilmek pahasına yok olmaktadır. "Bir elmanın iki yarısı gibiyiz." Zaman ilerledikçe çiftler birbirlerine alışmaya başladıkça bu delilik hali biraz biraz normale dönmeye başlar. Bu noktada ise gerçekler gün yüzü gibi ortaya çıkar. Gözlerin önünden perde kalktığında aslında o hayalde yaratılan büyülü aşk senaryolarının gerçekle alakasının olmaması tokat gibi yüzüne vurur. "O, benim sandığım kişi değilmiş."

Halbuki aşk ilişkisi iki kişiyken bir olmak demek değildir. Aynı fikirlere sahip olmak değildir. Birbirinden bambaşka karakterde insanlar olup da zaman içerisinde birbirine benzemek umuduyla çıkılan bir yolculuk değildir. İlişki, ortak paydada buluşabilmektir. Evliliklerin temeli budur. Aşırı severek kendisini yok sayıp varını yoğunu eşine adamak demek değildir. Çünkü herkesin mutlaka ama mutlaka unutmaması gereken bir kişiliği ve bu kişiliğine ait kişisel sınırları vardır.

Aşk, temelde bir ilişkiyi başlatabilir elbet fakat aşkın gücü bu ilişkiyi devam ettirmeye yetmeyebilir. O "büyülü büyük aşk" bitince oradaki eksikliği yeni bir aşk arayarak çözmek/çözmeye çalışmak ve bir arayış içinde olmak mevcut ilişkinin ölüm fermanıdır ve sağlıklı bir yol değildir. Bunun sebebi aşkı aşık olunan kişiden daha fazla sevmektir. Aşk, empati ve sempatiden öte bir kaynaşma halidir. Gelişimsel olarak şehvetin yerini aşka, aşkın da yerini sevgiye bırakabileceği düşünülmüyor genellikle. Ancak her şehvet aşka, her aşk da sevgiye dönüşmüyor bildiğiniz üzere. Bu noktada asıl önemli olan, aşkın sevgiye dönüşüp dönüşmemesi. Sevgi, belki aşk gibi olağandışı bir tutkuyla yaşanmayabilir pek tabi ki; ancak insan yaşamına tutkudan daha anlamlı olabilecek güzellikler sunabilir.

İyi ilişki, eşlerin birlikte gelişmelerinin yanı sıra birer birey olarak büyüme ve olgunlaşmalarına da izin veren ilişkidir. Farklılıklarla yaşamayı öğrenememektir ilişkileri/birliktelikleri/evlilikleri bitiren. Evlilik, aynı çatı altında yaşarken bir yandan da müşterek hayat bilinci içerisinde sorumlulukları birlikte paylaşmaktır.

İlişkiye bakışı aynı olan kişiler aynı yolda ilerlerlerken tökezlediklerinde birbirlerine destek olup o yolda ilerlemeye devam ederler. Fakat farklı beklentiler ve düşüncelerle bu yola girenler ilk yol ayrımında izlerini kaybettirirler. İlişkilerin temelini sağlam oluşturabilmek için önceliğiniz açık iletişim olmalı.

Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist U. Sezin Çelikkanat Mısırlı


5 Haziran 2017 Pazartesi

Pişman Olduğun Zaman...

Hiç aklımda yokken karşıma çıktı bu şarkı Youtube'da. Dondum kaldım. Sezen'den dinlediğimde niye bu kadar etkilememişti ki beni?
Bilmiyorum.
Zırhımı çıkarıp aşk karşısında çırılçıplak kaldığımdan belki de. Korunmaya muhtaç bir çocuk gibi hissediyorum bazen kendimi. Bazen durduk yere gözlerim doluyor. Sebepsiz...
Bulutlara dönmeyeceğim. Güneşliyim artık. Parçalı bulutlu değil. Gözlerim nefretle değil, sevgiyle bakıyor.
Gelelim o şarkının sözlerine:

"...Yolun zorunu yürümüştüm ben 
Tanıştığımız zaman 
Sen dalgalanmaktaydın elvan elvan 
O yüzden tam olarak hissedemedin sen içimi 
Hala aklımda çınlıyor alaycı kahkahan 

Haberin yoktu henüz cilvesinden aşkın 
Sarsılmıyordun hiç ay tutulmasından 
O kadar taşkın o kadar açtın ki 
Düşmen kaçınılmazdı arzın ortasından 

Pişman olduğun zaman 
Zevke doyduğun zaman
Huzur bulduğun zaman 
Dönebilirsin 

Ben yine burada olacağım 
Yaralarını saracağım 

Seni anlayacağım..."

Aşk Tesadüfleri Sever filminde Özgür'ün yani (Mehmet Günsür'ün)"sen ne karar verirsen ver, ben seni anlarım" demesi geldi aklıma.
Aşk diyince de aklımdan hiç çıkmayan canımın en içi sevgilim geliyor aklıma...
Sanırım bu hayatta en mutlu olmasını istediğim kişi o.
Üzüntüsü üzüntüm, kırgınlığı kırgınlığım oluyor.
Söylerlerdi de inanmazdım. Gerçekten sevgi varmış. Aşık iki insan birbirine tam anlamıyla değer veriyormuş. Bana bunları öğrettiğin için teşekkürler sevgilim!

4 Mayıs 2017 Perşembe

Gözü Kör Olasıca Şarkılar

Hayatımın “Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi, en sıcak sözlerin azarlar gibi…” evresini çoktan geçtim.
Miladım oldu, mutluluğumla tarih yazıyorum. “Korkusuzlar da korkar” yazmıştı bir yere hayatımın anlamı, oysa en çok ben korkuyordum sevdiğimi kaybetmekten. Ne de olsa “en değerlim” o benim.
“Uğrunda yüz kere bin kere ölmeli, cehennemde bile zulmetsen de…” demiş Nazan. Şimdilerde ise (2 sene önce çıkardığı albümde yani) Mabel’im Matiz’im söylüyor. Sevmeyi bilmiyorum ben. Yeni yeni öğreniyorum aslında. Nasıl da korkardım bağlanmaktan, birine bağlı kalmaktan… Sevince, sevildiğini bilince, güvenince ve sana güvenildiğini bilince bağlanma gibi bir problem de kalmıyormuş ortada.
Ama halen korkuyorum kalp kırmaktan, üzmekten, paramparça etmekten. Bazen korkuyorum kendimden.  Peki o benim “uğrumda yüz kere, bin kere ölür mü; cehennemde bile zulmetsem de?...”
Bir şarkıyla başladım bu yazıya, aynı şarkıyla noktalayayım o vakit: “Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi, Ah bu şarkıların gözü kör olsun!”

Birlikte konserlere gitmeli, sarmalı, sarılmalı, sevdiğinin ellerini hiç bırakmamalı…
Mabel'in seslendiği gibi "gel...!"

7 Mart 2017 Salı

Canın Sağ Olsun İstanbul!

Renkli bir dünyaya açılan kapıdan geçtim. İsli duvarlara bakarken zihnimden geçenleri toparlayamıyordum. Sanki manyetik bazı güçler benim düşüncelerimi kontrol altında tutmak ister gibiydi. Yalpaladım. Odanın içinde gezinmeye devam ediyordum. Duvarlara yapıştırılmış olan gazete kâğıtlarını gördüm. Üçüncü sayfa haberleri ile kaplı dört duvar arasında manşetleri okurken buldum kendimi.

-Eski karısını 4 bıçak darbesi ile öldürdü.
-Çıkma teklifini kabul etmeyince benzin döküp yaktı.
-23 kişinin tecavüzüne uğradı.


Vahşet çağrısını nasıl da duymuyordu bu insanlar? Her şeye umarsızca kapamıştı gözlerini herkes. “Her”ler “hiç” leri kovalıyordu adeta. Utandım. Utanıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sözünün ardına sığınanlar küstürdü beni hayata. Bu duyarsızlıklara şahit olmaktan, bir şey yapamamaktan, elimden bir şey gelmiyor olmasından utandım. Duygusuz gözlerle etrafı incelemeye devam ettim. Dalga sesleri yankılanıyordu evin bahçesinde. Terasa çıktım. Çatı katı manzarasında etrafa şöyle bir alıcı gözle bakayım dedim. Bu gözler görmek istemediği nelere şahit olmuştu şu 27 yıllık ömrü hayatında. Benim yaşadıklarımı bir başkası yaşamış olsa belki de çoktan kendini boğazın serin sularına teslim etmişti. Ama ben Anadolu yakasından Avrupa yakasına –tüm risklerine rağmen- yüzerek geçmeyi tercih etmiştim. Zoru severim, bilen bilir. Kalbim bir çöp yığını ile dolu olduğu halde. Ben anılarına bağlı bir insanım. Romantik olmayabilirim ama nefes olduğum müddetçe duygularımla varım. Sadece hayat köreltti içimdekileri. Geriye kalan sadece kırıklıklar, kırgınlıklar oldu. Kimseyi ayıplamadım, kimseyi de yasaklamadım kendime. Sevdiğime de sevmediğime de sevemediğime de pişman olmadım. Pişmanlıklar bana göre değildi çünkü. Hayatıma değen insanlara verdiğim değerdi onları benim için bu derece mühim yapan. Kimisi teğet geçti hayatıma, kimisi geldi merkezine oturdu da kovamadım oradan. Her neyse… Hepsi geldi geçti. Ne büyük şehirsin sen İstanbul! Kimleri uğurladın sonsuzluğa, kimleri kahrettin, “her”leri “hiç”liğe mahkûm ettin. Senin de canın sağ olsun!
Suçlu İstanbul değildi, lakin hep İstanbul suçlandı bir tebessümle insanları selamladığı halde...


6 Mart 2017 Pazartesi

Tanrı Unutmuş Olsa da Olmasa da...

"Tanrı unutmuş olsa da...
Vurdurma vur yüreğim vur
Olan olmuş ne olur
Hayata bir daha vur..." diyordu Sertab,

Ama benim için esas nokta;

"Tanrı" unutmuş olsa da
Tanrı "unutmuş" olsa da
Tanrı?...

"Vur hayata, bir de sen vur" derken
Hayat sana vurmasın mı ansızın...

Hayat ve Tanrı eşleşmesinde
Hangimiz sonsuzuz ki,
Yanlış giden bir "şey"ler var sanki...

Olanlar olduktan sonra
Sen beni görsen ne olur,
Görmesen ne olur;
Bu yazdıklarımı okuyorsan
Okuyup da susuyorsan ne olur?

Sonuçta Tanrı unutmuş olsa da
Olmasa da
Değişen ne olur ki?
Tanrı?

Sorun bizde mi yoksa onlarda mı?
Onlar kim, biz kimiz,
Bu ayrımı yaratan Tanrı mı?
Sorgusuz sualsiz inanmamak ne zaman sorun oldu ki?

Sorun?
Sorunu tanımlayın siz bana önce bir.
Siz-biz var-mış 
Bir varmış, bir yokmuş.
O zaman haydi sorun Tanrı'ya...

9 Şubat 2017 Perşembe

Bodur Cadı

Bir Bodur Cadı var ki hayatımda... Hayatımda dediysem iş yaşantımı kastetmiştim. Nihayetinde hayatım iş olmuş durumda. Yine de asla asosyal bir kadın olmadığım için tamamen işkolik olmadığım her halimden belli oluyor olsa gerek. Olmalı çünkü. Her neyse... Öyle çirkef, çingene bir zat ki bu ona Bodur Cadı adını koydum. Çünkü boy desen boy yok. (Benden kısa yani!) Yaşı desen almış başını gitmiş. Teyze olacak yaşta olmasına rağmen nişanlısı bile onu terk etmiş zaten. Dayanamamıştır ona daha fazla. Bodur Hanım'a iş dolayısıyla "Hanım" diyerek hitap ediyor olsam da o avare bir lakırtıyla sadece adımı telaffuz ediyor. Haddini bilmeyen bir zat işte, ne olacak! Ben ki 3 üniversite bitirmiş biriyim. Kendisi zar zor abidik kubidik bir üniversiteden uzaktan eğitim mezunuymuş! Yani onun benimle denk olabilmesi imkansız gibi bir şey. Ama cehaletinden cesaret alarak kendini bir halt sandığından edepsizliği iyice eline almış durumda. Bu arada "Cadı" deyince aklınıza sakın ola ki Tolga Abi'nin Hugo'sundaki yeşil gözlü, siyah saçlı, kavisli kaşları olan afet-i devran Cadı Sila gelmesin! Çünkü o gerçekten de Gothic Kraliçe, idol gibi idol. Güzellik abidesi.
Ama burada benim mevzu bahis ettiğim Bodur Cadı, dünyada tek kadın kendisi kalsa yüzüne bakılmayacak cinsten. Üstelik saygısız, ukala, cahil, görgüsüzün teki. Kelimelerin anlamlarını bile bilmeden kendisinden kat be kat üstün olan kişiler aleyhine konuşma gafletine düşen biri. Bir zavallı. Ona hayatta başarılar dilemiyorum, çünkü ASLA başarılı olabileceğini sanmıyorum!


13 Temmuz 2016 Çarşamba

Psikoloji: Geçmişten Günümüze Bağlanma


Harlow insana en çok benzeyen canlılar üzerinde sevgi ve bağlanma deneyleri yaptı. “Çaresizlik kuyusu” adını verdiği bir ortam yarattı. Bu kuyu içinde iki tane robot anne maymun bulunan, boş ve dış uyarıcı etkenlerden izole edilmiş bir odaydı. Robot annelerden birini metalden yapmış, soğuk ve sert demir teller halinde bırakmış ve süt vermesi için yapay bir meme eklemişti. Diğer anneye ise süt vermesi için meme koymamış ancak onu sıcak ve yumuşak peluştan yapmıştı. Başlangıçta yeni doğan ve gerçek annelerinden ayrılan maymunlar her iki anneyle de ilgilenmeyerek çığlık çığlığa ve çaresizlik içinde gerçek annelerini aradılar. Ancak bir süre sonra acıktılar ve metalden olan, süt veren anneye sokularak karınlarını doyurdular. Ne var ki, süt veren “soğuk anne” ile bağ kuramayacak kadar kısa sürdü bu yakınlık, çünkü uyumak için ya da sadece kucağına oturmak için “sıcak anne” olan peluştan yapılma anneye sokuldular. Sadece acıktıklarında soğuk anneye yaklaştılar ve karınlarını doyurur doyurmaz da sıcak annenin yanına giderek tüm zamanlarını orda geçirmeye başladılar. Yani çaresizlik kuyusuna bırakılan maymunlar süt veren soğuk anneye değil, yumuşak sıcak anneye yönelir. Bu yönelim insanın “bağlanma” ihtiyacının güven ile ilişkili bir olgu olduğunu gösterir. Oysa, bu deneye kadar, duygusal bağın oluşabilmesi için, açlık ve susuzluk dürtüsünün tatmin edilmesi gerektiğine inanılıyordu ve bu nedenle de çocuğun, kendisini doyuran kişiye karşı bağlılık geliştirdiği düşünülüyordu. Harlow’a göre bu beklenen bir sonuçtu, emzirme önemliydi ama anne-bebek arasında kurulan bağı açıklamak için yetersizdi. Bu bağ ancak anne ve bebeğin yakın bedensel temas kurmasıyla sağlanabilirdi, yani Harlow sevginin ve bağlanmanın tat alma duyusuyla değil dokunma duyusuyla ilgili olduğunu vurguluyordu. Deneyi çeşitlendirmeye karar veren Harlow, ortama “korku nesneleri” ekledi ve bebek maymunların tepkisini ölçtü; maymunların çok büyük bir bölümü korktuklarında sıcak anneye sarıldı. Bunun üzerine Harlow, bağlanma ihtiyacının yanında “güven” duygusunun önemine de vurgu yaptı. Zavallı yavru maymunların onları sürekli geri çeviren, korkutan ve iten sıcak anneye yine de sıkı sıkı sarıldıklarını tespit etti. Acımasız Harlow, sıcak anneye yüklediği “işkence” programıyla yavru maymunun gözüne aniden hava üfletti, su fışkırttı, demir çubuklarla yavruları yaraladı, içine yavruyu sertçe geri itecek şekilde bir yay yerleştirdi. Tüm bunlara rağmen yavru maymun sıcak annesine geri döndü; onu çaresizce sakinleştirmeye ve onun gözüne girmeye çalıştı. Yavru maymun sıcak annesinin tüm bu reddedişleri karşısında onu terk etmedi, onu bırakıp başka bir yere gitmedi ve tüm tehditleri kendisini ona zorla kabul ettirmesi için birer sinyalmiş gibi algılayıp, sessizce, korku ve ısrarla sıcak annesine sığındı. Başka bir varyasyon olarak bebek maymunları, çeşitli uyaranların olduğu 12 metrekarelik bir odaya yerleştirdi. Sıcak anneyle odada yalnız kalan maymunlar, ilk etapta korkup sıcak annenin yanından ayrılmasalar da daha sonradan etrafı keşfe çıktılar, odada tek başına bırakılan bebek maymunlar ise parmaklarını emdiler, yere kapandılar ve saldırgan davranışlar gösterdiler, ağladılar. Deney sonuçlarından biri, bebeklerin kucağa alınmaya, okşanmaya, kısacası anne sevgisini hissetmeye ve bağlanmaya ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Çocuğun temel ihtiyacı sevgiydi ve bunun ille de anne tarafından verilmesi gerekmiyordu. Bu sonuç eğitim görmüş, bir süre çalışma hayatında aktif rol oynamış, sonra da evlenerek kendini çocuklarına ve kocasına adamış pek çok kadının yeniden iş gücüne katılımında etkili oldu. Deneylere maruz kalan bebek maymunlar ergenliğe girdiklerinde diğer maymunlarla çiftleşmeyi reddetti ve anti-sosyal davranışlar sergilemeye başladı. Çiftleşmek bir yana dişi maymunlar erkeklere saldırdı ve ne erkek ne de dişi maymunlar hiçbir düzeyde birbirleriyle yakınlık kuramadı. Nadiren ve zorla da olsa çiftleşip doğum yapan anneler ise ya bebeklerini öldürdü ya da düzgün bir şekilde bakım sağlayamadıkları için bebekler kendiliğinden öldü. Ayrıca Harlow'un izole ettiği maymunların pek çoğu, depresyona girip kendilerini dış dünyaya kapatarak bir nevi intihara girişti. Harlow hayal kırıklığına uğramıştı çünkü o, bütün deneylerinin sonuçlarını yorumlarken hep sıcak annenin gerçek anne yerine geçeceğini varsaymıştı ama yanılmıştı… Bunun üzerine Harlow yeni bir deney yaptı. Sıcak anneyi hareket edebilen ve sallanabilen bir duruma getirdi. Bebek maymunlar sıcak anneleriyle hem yakınlık kuruyor hem de oyunlar oynayabiliyordu. Bu deneyin sonucunda Harlow, normal bir çocuk yetiştirmek için sadece temasın yetmediğini, “temas, hareket ve oyun oynama”nın bir arada olması gerektiğini tespit etti. Üstelik bu oyun süresi, deney boyunca günde yarım saat ile kısıtlanmıştı. İlerde normal birer ergen olabilmeleri için bebek maymunların günde yarım saat sıcak anneleriyle oynamaları yetmişti. Sadece temas kuran ama oyun ve hareketten mahrum kalan yavrular ise ergenliğe ulaştıklarında antisosyal davranış göstermeye devam ettiler. TANIDIK OLAN GÜVENLİDİR… Bazen insan da Harlow’un maymunlarına benzer şekilde hareket eder, en azından deneyim düzeyinde acılarının kaynağına tekrar tekrar geri döner, “cellâdına âşık olur”. Çünkü insan özünde muhafazakâr bir canlıdır. Kendisine acı ve elem verse de, rahatsız olsa da eski ve tanıdık olanı “güvenli” bulur. Onu iyileştirecek olanı yeni ve“tehlikeli” bulur, değişimden korkar. Çünkü insanlarda “ödüllendirilen davranış” devam eder. “Devamlılık arz eden davranış” da ödüllendirilir, devamlılık arz eden bir davranışın sonuçları başlangıçta öyle görünmese bile “güvenli” bir ödül olarak yaşanır. Belki de acı çekme, uzak kalma veya aşağılanma, gibi davranışlar insanın eninde sonunda sığınacağı, farkında bile olmadan tekrar edeceği “güvenli ama elem veren duyguları”, bir başkasıyla ilişki kurmasına yardımcı olan duygusal lisanı ve bağlanma sitili olabilir. YİNELEME ZORLANTISI… Freud’a göre insan geçmişte başına gelen travmatik bir tecrübe ile ilgili benzer koşulları tekrar yaratıp, tekrar yaşayarak travmanın yol açtığı etkileri gidermeyi amaçlar ve buna “yineleme zorlantısı” yani “geçmişin kendini tekrar etme zorlantısı” adını verir. “Hep aynı şeyleri yaşıyorum!”, “Hep manyaklar bana denk geliyor!”, “O da böyle yapmıştı!” gibi ifadelerle anlam bulan, “iyileşme isteği” ve “tekrarlama saplantısı” olarak bilinen yineleme zorlantısı tıpkı yenilen pehlivanın güreşe doyamaması gibi; tıpkı alkolik ve şiddet uygulayan bir babanın kızının alkolik ve şiddet uygulayan bir koca bulması veya kocasını o hale getirmesi gibi; tıpkı kendisini mutsuz edeceğini bile bile, ebeveynlerine benzer insanlarla ilişki kuran kişinin yaşadığı dram gibi çaresizlikle yaşanır. Özetle insan aslında travmanın olduğu zamanın koşullarını şimdi ve burada yaratıp, travmayı yaşadığı zamanlarda benliğinin olgun olmaması nedeniyle çözemediği bu travmayı bilinçdışı bir iyileşme arzusuyla çözmek ister. Ama travmasını çözebilmek için geçmişteki rollerin dışında yeni rollere girmesi ve farklı yöntemler denemesi gerekir. Bu şekilde travma sonucunda yaşanılan duygular çözümlenebilir, öğrenmeler değiştirilebilir. Ancak kişi yaşadıklarının ve kendine yaşattıklarının farkında olmadığından, davranış örüntülerini değiştiremez, çaresizlikle geçmişteki rolleri tekrar eder, travma çözülemediğinden de aynı durumlar, aynı roller, aynı tema ve aynı duygular tekrar tekrar gerçekleşir. Böylece kişi “travmayı yaratan koşullara benzer koşullar yaratma” işinin hakkını verir ama “davranışı değiştirmek” kısmı başaramaz ve “eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı” atasözünü doğrular… STOCKHOLM SENDROM… “Cellâdına âşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet. İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstahaktır ona her türlü zillet” demiştir Ömer Hayam… Fiziksel, ekonomik, sözel, psikolojik ya da cinsel olsun birçok kadın kocasının ya da sevgilisinin şiddetine maruz kalıyor ama onu terk etmiyor. Şiddet mağduru neden şiddet uygulayan zalim ile özdeşim kurar? İnsan neden kendisini zora sokan, üzen koşulları benimser, kendini savunamaz, çırpındığı bataklıktan kendini bir türlü kurtaramaz ve bu koşulları yaratan nedenleri görmezden gelir, ezenin yanında yer alır? Peki, ama neden? “Stockholm sendromu” olarak bilinen cellâdına âşık olmanın bir öyküsü var: Stockholm’de 23 Ağustos 1973 günü bir soygun olur; soyguncu bir bankayı silahla basar ve içerdekileri rehin alır. Olayı haber alan polis hemen binayı kuşatır. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi “normal” olarak gelişir ama bankanın kuşatması altı güne uzayıp polis de soyguncu da taviz vermeyince rehinelerde ve olayı izleyen halkta “normal dışı tepkiler” ve huzursuzluk baş gösterir. Halk ve rehineler, soyguncuyu sevmeye, polise tepki vermeye başlar. Rehineler polisin bankayı basacağını fark edip soyguncuları uyarır. Olay “Soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” biçiminde yorumlanır. Sonunda kriz, polis baskınıyla çözülür ama yaşananlar “rehinenin rehin alana, kurbanın avcıya, mahkûmun cellâdına âşık olma hali” olarak psikolojiye yeni bir terim kazandırır: Stockholm sendromu… HAYATTA KALMA VE BAĞLANMA İÇGÜDÜSÜ… Bir “zalim” yani soyguncu, bir “kurban” yani rehineler ve bir “gözlemci” yani halk olmak üzere üç rolü içinde barındıran Stockholm sendromunun ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri Harlow’un maymunları gibi “hayatta kalma ve bağlanma içgüdüsü”dür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine şiddet uygulayan, kötülük yapan zalime bağımlı olduğunu hisseder. Zalimin yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini zalimin yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından zalimin şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban tek olumlu ilişkisinin zalim ile kendi arasında olan ilişki ve bağlantı olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla zalimden ayrılması da gittikçe zorlaşır. Hayati tehlikenin var olması, zalimin ara sıra arkadaşça ve yakın davranması, dış dünyadan soyutlanmışlık hissi ve bulunulan ortamdan kaçılamayacağına dair bir inancın varlığı zalimle özdeşleşmeye yatkınlık yaratır. Bu koşullar aile için şiddeti, geçmişin tekrar etme zorlantısını, iyileşmeye ve değişime karşı olan direnci de açıklar. Bu durumlarda şiddete uğramış mağdur kişi, zalimi kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok korkar. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun tarafındaymış gibi davranır. Benzer şekilde, çeşitli şikâyetlerle terapiye gelen kişi koşullarından, duygularından, düşüncelerinden, ilişkilerinden şikâyet etse bile değişime ve iyileşmeye direnir… TRAVMATİK BAĞLANMANIN BELİRTİLERİ… Peki, herkes Stockholm sendromu yaşar mı? Ufak bir iyiliğe karşı bile çok yoğun minnet duyan, şiddeti ve şiddet tehdidini inkar eden, zalime ve kendine olan öfkesinin farkında olmayan, kötüye kullanımı önlemeye yönelik güce sahip olduğuna yönelik bir inanca sahip olan, durumdan ve zalimden ötürü kendi kendini suçlama eğilimi olan, zalimin ihtiyaçlarına karşı aşırı duyarlı olan, zalim şiddet davranışını azaltsın diye onu memnun etme çabalarına giren, dünyayı zalimin perspektifinden değerlendiren, kendine ait bakış açısını kaybeden, kendini de zalimin bakış açısıyla değerlendiren, zalimi iyi biri olarak ya da onu da kurban olarak gören, hayatta kaldığı için ve onu öldürmediği için zalime minnet duyguları besleyen bir kişide Harlow’un maymunları gibi travmatik bağlanmanın tüm belirtileri vardır ve Stockholm sendromuna girmiştir.

Kaynak
Devamı için: https://cemkece.com.tr/m-celladina-asik-olmak.html
Tüm hakları saklıdır © www.cemkece.com.tr

27 Ekim 2015 Salı

Psikoloji: Gerçek Aşk Nedir?

Zarar veren aşkta, öncelikli mesele ilişkinin kendisidir. Kişiliklerden çok, iki insanın nasıl bir arada olacağı konusunda bir takıntı vardır. İki kişi sebebini bilinç yüzeyinde bilmediği bir şekilde birbiriyle çatışma halindedir.
Gerçek aşkta, bireyin kendi gelişimi çok önemlidir. Çiftlerin her ikisi de karşıdaki için en iyisini ister. Bencil olma söz konusu değildir.

Zarar veren aşkta, çiftlerden birisi diğeri olmadan hiçbir yere gidemez, karşılıklı bir bağımlılık durumu vardır.
Gerçek aşkta, çiftlerin ayrı ayrı ilgi duydukları şeyleri yapmasında bir sorun yoktur. Aksine çiftlerin hem bir arada hem ayrı olmaları kendilerine özgürlük alanı tanıdığından daha sağlıklı ilişki yürütmelerine ortam sağlar. Çiftlerin "çift" olmaktan öte, birer birey olduğu unutulmamalıdır.


Zarar veren aşkta, sevgilinizi olduğu kişiden başka bir kişiye dönüştürmeye çalışırsınız. Değişirse daha çok seveceğinizi düşünürsünüz.
Gerçek aşkta, karşınızdakinin kişiliğini her yönleriyle kabul edersiniz. Karşınızdaki kişiyi değiştirmenin onun "olmadığı biri gibi" olmasına sebep olduğunu bilir ve bilinç karmaşasının önüne geçersiniz.

Zarar veren aşkta, cinsel ilişki samimiyetin tek aracı olarak görülür. Kişiler birbirlerini elde etmek için cinselliği araç olarak kullanmaya başlar, zaman içerisinde seksin "duygusuz bir ihtiyaç" olarak görülmesine sebep olur.
Gerçek aşkta, samimiyetin kaynağı aşk, güven, ilgi ve arkadaşlıktır. Önemli olan birlikte "verimli" zaman geçirebilmek ve paylaşım içerisinde olmaktır.

Zarar veren aşkta, konuşmalar genellikle suçlama, kendini savunma veya karşı tarafı etkileyerek değiştirme amacı taşır.
Gerçek aşkta, her konuşma yapıcıdır, karşı tarafı anlamayı ve ona yardım etmeyi hedefler. Karşılıklı duygu aktarımı da oldukça önemlidir.

Psk. Sezin ÇELİKKANAT

9 Aralık 2014 Salı

90larda Aşk Başkadır!

Ben yanlış zamanda dünyaya gelmiş olabilir miyim acaba? 90ları yeniden yaşamak istiyorum. Çocukluğum 90larda geçti ama ben 20li yaşlarımı 90larda yaşamak isterdim… Ah bu 90ların şarkıları yok mu… Beni benden alır, öyle yerlere götürür bırakır ki geri gelemem, gelmek de istemem.

Aslında tam bir 90lar prensesiyim. Sene 1993, ekranlarda Çelik, şarkısını söylüyor “Ateşteyim”. Kıpır kıpır. Sözleri saçma bile olsa beni eline geçirmiş olmalı ki “Çelik benim aşkım” diyerekten o yaşta onun posterini bulup odamın duvarına çerçeveletmiş biriyim ben! Ah o şarkılar benim içime işlemiş sanırım gayet maymun iştahlı, şıpsevdi ruhlu birine yakışan sözleri var şarkının! 1995 yılında babamın onu hiç sevmediği halde benim için acayip kalabalık bir yerde beni omzuna alıp da sırada beklemek suretiyle Çelik’in imza gününe gittiğimiz de olmuştur. Çelik’le birlikte fotoğrafımız bile var! İstediğimi elde edemediğim nerede görülmüş ki benim? Hiç.

1993-1994 yılları arasında babamın yardımlarıyla evde kaset doldurduğum doğrudur! Evet, şarkı söylemeyi seviyordum ama ne yapalım… İlk söylediğim şarkı ise Kenan Doğulu’nun “Yaparım Bilirsin” şarkısıdır. Hani “Engel mi mesafeler aşk yoluna meşk yoluna…” diye başlayan. O zamanlardan bu zamanlara gönderme yaparcasına… Ama ne diyordu şarkıda “Yakarım Roma’yı da yakarım, olurum yine senin olurum” azimli şarkılar seviyormuşum o zamanlarda da, beni iyi ifade ediyormuş sözleri; 90larda yazılmış olan tüm şarkıların sözlerinin saçmalığına gönderme yaparcasına.

1995’te Ege’nin şarkılarını dinler dururdum, çok severdim şarkılarını ama kendisini pek beğenmezdim. Şimdi tekrar dinledim o şarkıları yine aynı şekilde etkiledi beni. Adamın sesi güzelmiş ama tipi de fena değilmiş hani gayet yakışıklı bir adammış. Bu aralar Ege’nin “Sevildiğini Bil Yeter” şarkısına sarmış durumdayım, o zamanlar hiç dikkatimi çekmemiş bir şarkıydı bu. Zaman içerisinde zevklerim de değişmiş bayağı anlaşılan. O zamanlar Ege’nin “Yaz Aşkım” şarkısını dinleyip duygulanırdım hep yarım kalan bir aşktan bahsedildiği için. E bir de o yaşlardayken bile yaz aşkım olmuştu benim (laf aramızda, o gelirdi aklıma!). Zaten ben en çok yaz aşklarını sevmişimdir. Çocuktuk o zamanlar tabi ama yıllar sonra yeniden tanıştım kendisiyle, hatırlamadı beni; zaten çocukken de platonik bir aşktı bendeki (5 yaşındayken ne aşkı ya Allah aşkına!). Kendisine hayatta başarılar dilerim…

Sene 1996, ekranda Kerim Tekin; şarkısı “Cici Baba”… İlk görüşte aşk! Tarifi yok. Öyle büyük bir aşk ki bu; bir gün evde ateşler içerisinde hasta yatıyorum ve hasta ziyaretine gelen büyük teyzem bana Kerim Tekin’in kasedini getiriyor. Kasedi görür görmez elinden alıp walkman’ime takıp dinliyorum, ne ateş kalıyor ne hastalık. Kerim Tekin’imin sesi beni iyileştiriyor… Mekânı cennet olsun. Onu hiç unutmadım, unutamam. Karbeyazdır ölüm, bilirim sevdiğim; sen çok sevdin oraları ve gittin erkenden cennete “Yaz Aşkım” filminde canlandırdığın gibi. 28 Haziran 1998’dir onu kaybettiğimiz gün. Buradan da hatırlatma yapayım.

1997 yılında Ali Güven vurgunu yaşadım ben! O yeşil gözleri ve büyük halka küpeleriyle kalbimi çalmıştı. Hele hele bir keresinde Huysuz Virjin’in programına katılmıştı da Huysuz’un yaptıkları karşısında sus pus oturmuştu, çok üzülmüştüm! Annem dalga geçmişti “bu eziği mi beğendin sen?” diye. (ezik değil o tamam mı?) “Yolcu” ve “Yadigâr” şarkılarını çok severim Ali Güven’in, onun dışında bu aşk uzun ömürlü olmadı…


Bu yazımı 90lara ayırdığım için 2000li sevdalarımdan bahsetmedim görüldüğü üzere… Başkalarında olduğu gibi Tarkan, Kenan Doğulu, Burak Kut gibi klişe isimlerin aşkı olmadı bende, hep kendi tarzımı buldum.  Bir de ben ne zaman kendimi mutsuz hissetsem, havalar soğusa, kış gelse çareyi 90larda buluyorum. Minik Serçe'miz Sezen Aksu, Harun Kolçak ve Bendeniz düetleri, Aşkın Nur Yengi’ler, Taner'in tüm şarkıları, Onur Mete, Gülşen’in “Gel Çarem” halleri benim acımı hafifletir, hem de bana ilham verir. 29 Aralık 1989’dan 1 Ocak 1990 doğumlu olaraktan tam bir 90lar kızıyım anlayacağınız!

**

11 Şubat 2014 Salı

Sevişmek Sevmekten Gelir!

Günümüzde insanlar sevgiye, sevilmeye ve aşk temalı görsellere halen bir endişe ile yaklaşıyor, hayret ediyorum. Hatta hayret etmenin de ötesinde sinir oluyorum. Neden mi sinir oluyorum? Çünkü bu dünyada her şeyin çözümü sevgidir. İnsanlık sevgisi ise en başta gelir.


Aşk en temel duygudur benim için. Ben ki çocukluğumdan beri aşk ile büyüyen biriyim. En önemlisi kendime aşk ile bağlıyım. Bunlar en güzel duygular ve en temel gereksinimlerimiz, lütfen bunlardan korkmayın. Sevgi içeren görselleri paylaşın; paylaşın ki içinizdeki sevgi dışınıza taşsın. Görenler de size imrensin ki gözlerindeki nefret perdesi aralanarak sevgiye yer açmaya çalışsınlar. Yazık etmeyin geçen günlerinize. Bu dünyaya bir kez geliyoruz, o halde onu dilediğimizce yaşamak bizim hakkımız!

Çok merak ediyorum “o yasak, bu yasak!” diye yetişen nesillerin ruh sağlığının yerinde olup olmadığını. Çünkü ben sağlıklı nesillerin yasaksız ortamlarda yetişmesi gerektiğini düşünmekteyim. Gel gelelim ülkemiz git gide dibe gidiyor. Her gün ayrı bir yasak, sansür meydana çıkıyor. Bunlar yetmezmiş gibi kadın cinayetleri halen devam ederken meclis köşelerinde kadınlarla ilgili konular hakkında kararlar veriliyor. Size ne kardeşim! Size ne kadın bedeninden, kürtajından... Sex sahneleri yasaklanıyor, evlilik öncesi ilişki ise sanki “7 ölümcül günah”tan biriymiş gibi görülüyor, yazık. Sevişmek, sevmekten gelir; buna inanın!  21.yüzyılda olmamıza rağmen bu çağ dışı yorumlar insanlık ayıbıdır. Her insanın kendi düşüncesi kendinde kalmalı ve kimse kimsenin hakkında söz sahibi olmamalıdır.


Ben buralara nereden mi geldim? Efendim, bendeniz bilindiği üzere Gossip Girl dizisinin büyük hayranlarından biriyim. Dizi karakteri olan Blair bana çok benzediğinden Chuck&Blair aşkını çok sevmekteyim. Bildiğiniz üzere bir nesli peşinden hayli sürüklemiş olan bu dizi 2012’nin Aralık ayında final yaptı. Ama içimizdeki “Chair” aşkı bitmek tükenmek bilmedi. Her neyse.. Ben bu aşkı Facebook sayfama taşımaktan gurur duyuyorum çünkü dediğim gibi aşk ile sevgi ile büyüyen biriyim ben; aşk olmazsa olmazım! Belki de onların aşkıyla besleniyorumdur, kim bilir! Paylaşmış olduğum bu çiftin fotoğrafları “bazı” kişileri rahatsız etmiş efendim, çok “öpüşmeli, sevişmeli” fotoğraflar paylaşıyormuşum, yoksa sessiz sedasız evlenmiş miyim.. Üstelik bu sözleri kendini eğitime adamış kişilerin söylemiş olması beni ayrıca üzdü. Kusura bakmayın, kendinizi gerektiği kadar yetiştirememişsiniz. Ben ister evlenirim, ister sevgilimle birlikte yaşarım; ama size hesap vermem! Üzgünüm ama bu vakitten sonra size saygı duymam biraz gülünç olacaktır. Size “dar pencerenizde at gözlüğünüzle” mutluluklar dilerim!


**

1 Kasım 2013 Cuma

Ah Freud Ah!

Bu yaz iki haftalık süreçte öyle bir kitap serisi okudum ki hayatım değişti.. Kitap okumayı ne kadar sevdiğimi beni tanıyanlar iyi bilir. Bestseller kitaplara ayrı bir ilgimin olduğu doğrudur. Özellikle kadınların yoğun bir ilgi ile alıp okuduğu 2012-2013 yıllarına damgasını vuran “Elli Ton” üçlemesini ben de okudum efendim. Hem de bir solukta! Geceleri kitap okumaktan uykusuz kaldım, sabahları güne bu kitapla başladım. Yemek yemek ve su içmek gibi hayatî bir mesele haline geldi bu kitap benim için.

Serinin ilk kitabı Grinin Elli Tonu’nu 3 günde bitirdikten sonra hemen gidip ikinci kitap olan Karanlığın Elli Tonu’nu aldım. O kitabı da 2 günde bitirdikten sonra serinin üçüncü ve son kitabı olan Özgürlüğün Elli Tonu’nun akıbetinden korkmaya başlamıştım açıkçası. Son kitaba gelince bir yavaşladım. Ne de olsa onu okuyup bitirirsem elinden oyuncağı alınmış çocuğa dönecek ve  bir yerlere saldıracaktım. Sonum belliydi. Hem kitabın sonunu merak ediyor, bu fırtınalı aşk hayatı nasıl bir sonuca bağlanacak diye düşünüyor hem de bitirmemek için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Kitabı bitirdikten sonra “evet, şimdi ne olacak peki?” diyerek sıradan hayatıma kaldığım yerden devam ettim. Benim gibi bağlanma korkusu olan birinin okuduğu kitaplara böylesine bağlanması normal midir bilmiyorum ama ben kitap okuduğum sürece yaşadığımı hissediyorum sanki. Sütlü nescafe ve okuduğum kitaplar benim can yoldaşım. Kitabın içeriğini anlatmayacağım, merak edenler okuyup öğrenirler zaten. İnsanların hevesini kursağında bırakmak gibi bir huyum yoktur benim.



Kitabın erotik roman olduğunu bilmeyen yoktur heralde. Psikolog kimliğimle kitabı okudukça bastırılmış duyguların açığa çıkmasıyla bilinçaltımdaki Freud bana göz kırpıyordu. Ah Freud ah!

Kitabın sayfalarına serpiştirilmiş şarkılar, kurgulanmış olan hikayeyi daha canlı hale getirmiş. Yaşanabilirliği yüksek bir roman olduğu için beni  bu kadar etkilemiş olabilir. Birçok kişi benim bu kitabı böyle heyecan duyarak okumama şaşırmış olsa da kitabın erotik teması beni hiç rahatsız etmedi. Belki de her insanın kendi hayatının hakimi olduğu süre içerisinde kendisine itaat edilmesinden ne kadar haz aldığını bildiğim içindir. Ayrıca insanların bu kitaba önyargı ile yaklaşmasının sebeplerinden biri de "bir erkeğe sadece aralarındaki tensel çekimden dolayı kendini teslim etmenin onlara yabancı gelmesi" de olabilir. Bu düşüncenin artık rafa kaldırılması gerektiği kanaatindeyim.

Aslında senfonik bir kitap olduğu da söylenebilir. İçinde kurgulanan şarkılar son derece özenle seçilmiş. Sahnelere uygun şarkıları yerleştirmek için zengin bir müzik arşivinin olması gerek doğrusu. Birinci kitapta baskın olan tanımlayıcı öğeler ikinci kitapta yerini betimleme ve açıklamalara bırakırken düğüm serinin son kitabı olan üçüncü kitapta çözülüyor. Öyle sanıyorum ki Muse’un şarkıları da bu kitapta ve dolayısıyla Şubat 2015’te vizyona girmesi planlanan filmde yer alsaydı çok isabetli bir seçim olurdu. Özellikle Supremacy ve Uprising. Şiddetle tavsiye edilir!



Öte yandan filmin oyuncuları belli oldu, herkes Christian Grey rolünü kimin oynayacağını son hızla merak ederken Matt Bomer olarak düşünülen isim Calvin Klein modellerinden Jamie Dornan olarak belirlendi. Çok iyi çok da güzel oldu bence. İnsanın baktıkça bakası geliyor kendisine. Her ne kadar kalbimin Christian Grey'i Vampire Diaries'in yıldızı Ian Somerhalder olsa da...



Bu kitap serisinden gerçekten çok hoşlandığımı söylemezsem yoğun yük taşıyan hislerim eksik kalmış olacak. Bu eksikliği tamamlamak adına aşkı arayan herkese bu kitabı okumasını tavsiye ederim. İnsanın kendini gerçekten iyi hissetmesine yardımcı olan, yetişkin okurlara uygun olarak lanse edilen bu erotik romanı okumadan önce kendi duygularınızdan emin olmanız ve içinizdeki şehvete kapılmadan önce arzularınızın ritmine kulak vermenizi öneririm.


Boş şans!

**

21 Haziran 2013 Cuma

Ah Rosalinda Vah Rosalinda!



Geçen gece uyumadan önce aklıma bir isim takıldı: Fernando Jose Altemirano Del Castillo ! Bir isim daha ne kadar uzun olabilir acaba, cidden çok merak ediyorum. Bu isim çocukluğumda izlemiş olduğum, başrolünde Latin şarkıcı Thalia’nın oynadığı Rosalinda isimli bir pembe dizi. Bizim 90 kuşağı mutlaka bilir bu diziyi. Sene 1999. Akşamüstü saatlerinde, haber öncesi hafta içi her gün yayınlanmak üzere verilen bir diziydi bu. Aşk, ihtiras, entrika, yalan ne ararsanız bu dizide bulabilirdiniz. Ben de o zamanlar bu diziyi nasıl bir hevesle izlemiş ve takip etmişsem dizinin tüm karakterlerini bir solukta sıralayabiliyorum. Sanki çok önemliymiş gibi! 

Efendim Fernando Jose isimli şahıs dizinin esas oğlanı, Rosalinda’nın kocası. Dizinin sonlarında Rosalinda’nın babası sandığı kişinin aslında babası olmadığı ve Fernando Jose’nin dayısının Rosalinda’nın öz babası çıktığını da hatırlatırsak bu iki başrol oyuncusu bir de kuzenler. Rosalinda, dizide saf, güleryüzlü, Polyanna niyetli bir varoş kızı. Kendisi çiçekçide çalışıyor ve en sevdiği çiçek beyaz gül. Ayrıca beyaz gülün saflık ve temizliği çağrıştırdığı vurgusu yapılmaktaydı dizide. Fernando Jose bir gün Rosalinda’yı görür ve ilk görüşte aşık olur. Gel gelelim Fernano Jose (her Brezilya yapımı pembe dizide olduğu gibi!) son derece varlıklı bir aileden gelmektedir ve ailesi bu birlikteliğe karşı çıkacaktır!

Öte yandan zengin bir adamı (o öldürmediği halde) öldürmekle suçlanan ve hapiste olan Rosalinda’nın annesi Soledad, kızını kız kardeşi hasta Dolores’e emanet eder ve Rosalinda, Dolores’i annesi sanmaktadır ta ki Dolores ölüm döşeğindeyken gerçeği söyleyene kadar! Rosalinda’nın aslında babası sandığı eniştesi de tipik bir Meksikalıdır, yerel kıyafetler giyer; Meksika şapkasız evden çıkmaz! Cinayet şöyle gerçekleşmiştir: Soledad söz konusu zengin Fernando Jose’nin dayısı Alfredo ile gizlice evlenmiştir. Soledad aslında zengin bir avukat olan Alfredo’nun sekreterliğini yapmaktadır. Alfredo, sosyal sınıf farkının ve özellikle kız kardeşi (çıkık elmacık kemikleri olan cadı kaynana) Valeria’nın tepkisinden çok çekinmektedir. Daha sonra Alfredo’nun kayınbiraderi ve Fernando Jose’nin babası olan Jose Fernando (başka isim bulamamışlar gibi, kelimelerin yerlerini değiştirip yeni isim türetmişler!) Soledad’a tecavüze kalkışınca Alfredo, Jose Fernando’yu öldürür ve Alfredo’nun suçunu Soledad üstlenir.
Buraya kadar her şey yeterince karışık zaten ama gelin daha da karıştırayım kafanızı...
Bizim esas kız ile esas oğlan restoranda karşılaşırlar, birbirlerinden hoşlanırlar, ailenin karşı çıkmasına rağmen evlenirler bıdı bıdı. Rosalinda’nın annesinin geçmişinden haberleri yoktur. Hem zaten bu sırada Rosalinda teyzesini annesi sanmaktadır. (Olsun, teyze de anne yarısı derler canım!)
Fernando Jose’nin üvey annesi Valeria (bizim çıkık elmacık kemikleri olan cadı kaynana), bu evliliğe ne kadar karşı çıksa da önleyememiştir ama daha sonra Rosalinda’nın gerçek annesinin, kocasını öldüren kadın olduğunu öğrenir. Rosalinda bu sırada hamiledir ve doğum yapar. Valeria, Rosalinda’nın çocuğunu alıp da Rosalinda’ya göstermeyince bizim kız aklını yitirir ve Fernando Jose, Rosalinda’yı akıl hastanesine yatırır. (Eee noldu o büyük aşka?) Hastanede yangın çıkmasıyla Rosalinda’nın öldüğü haberini alırlar ama Rosalinda yangından kurtulmuş, hafızasını kaybetmiş ve kaybolmuştur. Bizim kız bir süre dilencilerin eline düşüp mendil falan satar.
Öte yandan Rosalinda’nın kardeşi sandığı 3 kuzeni vardır. Bunların ikisi kız biri erkek. Erkek olan serseri Beto, kızlardan biri Polyanna’nın önde gideni Lucy, diğeri ise entrikanın dibi Fedra! (Gossip Girl’deki Georgina gibi düşünebilirsiniz) Fedra, sınıf atlama peşinde olan, zengin avcısı, güzel ve alımlı bir kadındır ve Rosalinda’nın yokluğundan faydalanarak Fernando Jose’yi elde etmeyi planlamaktadır. Sabreden derviş muradına erermiş derler, hem zaten güzel bir kadın; Fedra tabi ki Fernando Jose ile evlilik hayalini gerçekleştirir. Rosalinda dilencilik yaptığı sırada onu Rosalinda iken görüp beğenmiş olan dizinin yakışıklısı (çocukluk aşkım) Alex görür ve bu hayattan onu kurtarıp, her şeyi sil baştan öğreterek onu eğitir. Ancak onun Rosalinda olduğunu ona söylemez ve yeni bir isim vererek onu ajansının baş tacı yapar. Rosalinda’nın yeni ismi Paloma Dorandes olmuştur. Derken Fernando Jose ve Paloma (Rosalinda) bir cafede karşılaşırlar ama tanıştıklarında Fernando Jose akıllısı kızın Paloma olduğu öğrenince onun Rosalinda olduğunu anlamaz, ona yeniden aşık olur, bir ikilem içine düşer. (ama insan karısını hiç mi tanımaz yahu, insaf!) Alex de Rosalinda’ya aşıktır, Fernando Jose de, ama Rosalinda Fernando Jose’ye vurgundur tabi, haliyle Alex de bana kalıyor. (mutlu son!) Her şey o kadar basit değil malesef.


Paloma, Alex’in desteğiyle çeşitli eğitimler alarak şarkıcılık hayatına başlar ve bir yıldız olur. (ki kendisi gerçek hayatta Thalia olarak zaten bir şarkıcı) Bir gün Alex ile Paloma, Fernando Jose’nin verdiği bir piyano resitaline giderler ve orada Fernando Jose’nin çaldığı parça Rosalinda’nın hafızasını yerine getirmeye başlar. Bunun şaşkınlığıyla dışarıya fırlayan Rosalinda’ya araba çarpar! (Bu kadar da şanssızlık olmaz ki kardeşim!) Yüzündeki yara izi bir dizi estetik ameliyatla silinen Rosalinda’yı Fernando Jose ziyaret eder. Ona Rosalinda’nın sen olduğunu biliyordum gibisinden bir şeyler söylese de bizim kız  ona yüz vermez. Hem yıllarca bebeğini ona göstermemiş, hem de kız kardeşi (aslında kuzeni ama bizimki onu halen kardeşi sanıyor) Fedra ile evlenmiş ve kötü kadın Valeria’nın yalanlarına inanmıştır. (Tabi ki yüz vermeyecek, ne yapacak)



Fernando Jose Rosalinda’yı gördükten sonra karısı Fedra’dan uzaklaşmaya başlamıştır, Fedra durumunun sallantıda olduğunu anladığından tek kurtuluşun bir bebek olacağını düşünür. Ayrıca Fedra’nın fakir olduğu için terk ettiği eski sevgilisi Anibal ise Fedra’nın iyilik meleği kız kardeşi Lucy ile evlidir. Fernando Jose sarhoşken bile Fedra ile birlikte olmayınca o da Anibal’i baştan çıkarıp ondan hamile kalıp Fernando Jose’ye çocuğunun ondan olduğunu söyler. Fernando Jose sarhoş olduğu bir geceyi hatırlamadığından heralde o zaman olan oldu diye düşünüp kaderine razı gelecekken Rosalinda’nın peşini de bırakmamaya kararlıdır. (Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!) 
Öte yandan Cadı kaynana Valeria’nın çirkin ama iyi niyetli bir kızı vardır ve o kızın kendi kızı olduğunu herkesten gizlemektedir. Çünkü bu kız Rosalinda hafızasını kaybettiğinde onu bulup da dilendiren adamın tecavüzü sonucu  olmuştur. (Bu dizide herkes birbirine tecavüz ederek çocuk doğuruyor anlayacağınız!) Rosalinda’nın serseri kardeşi Beto, Valeria’ya yazılmaktadır. Valeria, Beto’nun iltifatları karşısında kendini genç ve seksi hissettiğinden ilk başlarda ona karşı gelse de daha sonraları kendisinden yaşça epey küçük olan bu serseri Beto’ya aşık olur. Beto da hem Valeria’ya daha yakın olmak hem de parasından faydalanmak için Valeria’nın kızı olduğunu inkar ettiği Abril ile evlenir. Bu arada Valeria, Abril’i kendi evinde hizmetçi olarak çalıştırmaktadır. (vay arkadaş, ne anneler var; kendi annemizin değerini bilelim) Rosalinda’yı dilendiren adam Valeria’yı tehdit etmeye başlayınca Valeria adamı öldürür. Bu olayı gören Beto, polise şikayette bulunarak Valeria’nın hapse atılmasını sağlar.
Aynı anda rahatsızlık belirtileri başlayan Rosalinda ve Fedra hastaneye giderler ancak hastane raporlarının karışması sonucu ölümcül bir hastalığa yakalanan Fedra’nın yerine Rosalinda öleceğini sanır. Diğer yanda Fedra’nın her şeyden habersiz, saf kız kardeşi Lucy Anibal’dan bir türlü hamile kalamamaktadır. Hastane raporlarındaki karışıklık çözülüp, Fedra’nın bebeğinin Anibal’den olduğu anlaşıldığında çocuk Lucy’ye verilir. (garibim bu duruma bile çok sevinir!)
Dizi sonunda Fernando Jose ve Rosalinda birbirlerine kavuşup mutlu mesut yaşarlar. (Hele bi’ birbirlerine kavuşmasalardı, bi 80 bölüm daha çekerlerdi heralde)
ü  Rosalinda’nın annesi Soledad Alfredo’ya tam kavuşmuşken Alfredo vurulur ve ölür; Soledad mutlu olamaz.
ü  Bizim serseri Beto bir süre Valeria’nın jigololuğunu yapmıştır ancak sonraki akıbetini hatırlamıyorum. Lucy illa ki mutlu olacak bir şeyler bulmuştur, Fedra’nın Anibal’den (yani kendi kocasından) olan bebeğine annelik yapar.
ü  Benim yakışıklı Alex’im yine bana kalmadı bak, gitti hep kanka takıldığı menajer kızla evlendi; bu hiç hoşuma gitmedi, burdan onu ayıplıyorum.
 
ü  Gece yatmadan önce aklıma takılan bu “Fernando Jose Altemirano Del Castillo” ismi kendi kendime 3 dakikada bu diziyi özetlememi sağladı. Derslerimi bu kadar kendimi vererek çalışmış olsaydım şu anda Türkiye birincisiydim. Aradan onca yıl geçmesine rağmen dizinin her karesini sanki dün izlemişçesine özetleyebiliyorum. Buradan kendime hayretlerimi sunuyorum efendim. Bütün diziyi kendi kendime bu şekilde özetlediğim için de ayrıca tebrik edilmeliyim bence! Yarın internetten bu diziyi açıp Alex’imin olduğu bölümleri yeniden izleyesim var arkadaşlar. 


Ne Çektin be Rosalinda!




**