ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2019 Perşembe

Psikoloji: Genelden Özele İlişkiler

İlişkiler çok geniş bir kavramdır. Gün içerisinde yaşadığımız toplumla istemesek bile belli başlı bir ilişki içindeyiz. Tanıdıklarımızla daha güvenli bir çerçeve içerisinde bir ilişkimiz var. Yakınlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımızla biraz daha samimi bir ilişki içerisindeyiz. Uzak akrabalardan yakın olanlara doğru bir yol ilerlerken çekirdek ailemiz en samimi olduğumuz ilişki grubumuz diyebiliriz. Bu çekirdek aileyi oluşturmak için temelde iki birey bulunuyor. Sizin doğup büyüdüğünüz aile bir aile olmadan önce iki bireyin bir araya gelerek bir yuva kurma aşaması var. İşte bu iki bireyin bir araya gelmesi ve samimiyeti resmiyete dönüştürmesi bir süreçtir. İşte bu sürecin inşa aşamasını ele alacağım bu yazımda.

İlişkilerin en başında duyguların yoğun yaşanmasından sebep bazı hisler abartılarak dışa vurulur. "Birbirimiz için yaratılmışız." "Ruh ikizimsin." Bunun içerisinde yeniye duyulan ilgi ve bu durumdan olunan hoşnutluk vardır. Farklı yönlerden ziyade aynı yönlerin fazla olması dikkati çeker. Farklı olunan yönler bile "zıt kutuplar birbirini çeker" diyerek bir iyileştirme hali yaşanır. Aslında bu bir ilişki değil, olağandışı bir kaynaşmadır. bu kaynaşma sürecinde "ben"ler "biz" olabilmek pahasına yok olmaktadır. "Bir elmanın iki yarısı gibiyiz." Zaman ilerledikçe çiftler birbirlerine alışmaya başladıkça bu delilik hali biraz biraz normale dönmeye başlar. Bu noktada ise gerçekler gün yüzü gibi ortaya çıkar. Gözlerin önünden perde kalktığında aslında o hayalde yaratılan büyülü aşk senaryolarının gerçekle alakasının olmaması tokat gibi yüzüne vurur. "O, benim sandığım kişi değilmiş."

Halbuki aşk ilişkisi iki kişiyken bir olmak demek değildir. Aynı fikirlere sahip olmak değildir. Birbirinden bambaşka karakterde insanlar olup da zaman içerisinde birbirine benzemek umuduyla çıkılan bir yolculuk değildir. İlişki, ortak paydada buluşabilmektir. Evliliklerin temeli budur. Aşırı severek kendisini yok sayıp varını yoğunu eşine adamak demek değildir. Çünkü herkesin mutlaka ama mutlaka unutmaması gereken bir kişiliği ve bu kişiliğine ait kişisel sınırları vardır.

Aşk, temelde bir ilişkiyi başlatabilir elbet fakat aşkın gücü bu ilişkiyi devam ettirmeye yetmeyebilir. O "büyülü büyük aşk" bitince oradaki eksikliği yeni bir aşk arayarak çözmek/çözmeye çalışmak ve bir arayış içinde olmak mevcut ilişkinin ölüm fermanıdır ve sağlıklı bir yol değildir. Bunun sebebi aşkı aşık olunan kişiden daha fazla sevmektir. Aşk, empati ve sempatiden öte bir kaynaşma halidir. Gelişimsel olarak şehvetin yerini aşka, aşkın da yerini sevgiye bırakabileceği düşünülmüyor genellikle. Ancak her şehvet aşka, her aşk da sevgiye dönüşmüyor bildiğiniz üzere. Bu noktada asıl önemli olan, aşkın sevgiye dönüşüp dönüşmemesi. Sevgi, belki aşk gibi olağandışı bir tutkuyla yaşanmayabilir pek tabi ki; ancak insan yaşamına tutkudan daha anlamlı olabilecek güzellikler sunabilir.

İyi ilişki, eşlerin birlikte gelişmelerinin yanı sıra birer birey olarak büyüme ve olgunlaşmalarına da izin veren ilişkidir. Farklılıklarla yaşamayı öğrenememektir ilişkileri/birliktelikleri/evlilikleri bitiren. Evlilik, aynı çatı altında yaşarken bir yandan da müşterek hayat bilinci içerisinde sorumlulukları birlikte paylaşmaktır.

İlişkiye bakışı aynı olan kişiler aynı yolda ilerlerlerken tökezlediklerinde birbirlerine destek olup o yolda ilerlemeye devam ederler. Fakat farklı beklentiler ve düşüncelerle bu yola girenler ilk yol ayrımında izlerini kaybettirirler. İlişkilerin temelini sağlam oluşturabilmek için önceliğiniz açık iletişim olmalı.

Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist U. Sezin Çelikkanat Mısırlı


7 Mart 2017 Salı

Canın Sağ Olsun İstanbul!

Renkli bir dünyaya açılan kapıdan geçtim. İsli duvarlara bakarken zihnimden geçenleri toparlayamıyordum. Sanki manyetik bazı güçler benim düşüncelerimi kontrol altında tutmak ister gibiydi. Yalpaladım. Odanın içinde gezinmeye devam ediyordum. Duvarlara yapıştırılmış olan gazete kâğıtlarını gördüm. Üçüncü sayfa haberleri ile kaplı dört duvar arasında manşetleri okurken buldum kendimi.

-Eski karısını 4 bıçak darbesi ile öldürdü.
-Çıkma teklifini kabul etmeyince benzin döküp yaktı.
-23 kişinin tecavüzüne uğradı.


Vahşet çağrısını nasıl da duymuyordu bu insanlar? Her şeye umarsızca kapamıştı gözlerini herkes. “Her”ler “hiç” leri kovalıyordu adeta. Utandım. Utanıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sözünün ardına sığınanlar küstürdü beni hayata. Bu duyarsızlıklara şahit olmaktan, bir şey yapamamaktan, elimden bir şey gelmiyor olmasından utandım. Duygusuz gözlerle etrafı incelemeye devam ettim. Dalga sesleri yankılanıyordu evin bahçesinde. Terasa çıktım. Çatı katı manzarasında etrafa şöyle bir alıcı gözle bakayım dedim. Bu gözler görmek istemediği nelere şahit olmuştu şu 27 yıllık ömrü hayatında. Benim yaşadıklarımı bir başkası yaşamış olsa belki de çoktan kendini boğazın serin sularına teslim etmişti. Ama ben Anadolu yakasından Avrupa yakasına –tüm risklerine rağmen- yüzerek geçmeyi tercih etmiştim. Zoru severim, bilen bilir. Kalbim bir çöp yığını ile dolu olduğu halde. Ben anılarına bağlı bir insanım. Romantik olmayabilirim ama nefes olduğum müddetçe duygularımla varım. Sadece hayat köreltti içimdekileri. Geriye kalan sadece kırıklıklar, kırgınlıklar oldu. Kimseyi ayıplamadım, kimseyi de yasaklamadım kendime. Sevdiğime de sevmediğime de sevemediğime de pişman olmadım. Pişmanlıklar bana göre değildi çünkü. Hayatıma değen insanlara verdiğim değerdi onları benim için bu derece mühim yapan. Kimisi teğet geçti hayatıma, kimisi geldi merkezine oturdu da kovamadım oradan. Her neyse… Hepsi geldi geçti. Ne büyük şehirsin sen İstanbul! Kimleri uğurladın sonsuzluğa, kimleri kahrettin, “her”leri “hiç”liğe mahkûm ettin. Senin de canın sağ olsun!
Suçlu İstanbul değildi, lakin hep İstanbul suçlandı bir tebessümle insanları selamladığı halde...


6 Mart 2017 Pazartesi

Tanrı Unutmuş Olsa da Olmasa da...

"Tanrı unutmuş olsa da...
Vurdurma vur yüreğim vur
Olan olmuş ne olur
Hayata bir daha vur..." diyordu Sertab,

Ama benim için esas nokta;

"Tanrı" unutmuş olsa da
Tanrı "unutmuş" olsa da
Tanrı?...

"Vur hayata, bir de sen vur" derken
Hayat sana vurmasın mı ansızın...

Hayat ve Tanrı eşleşmesinde
Hangimiz sonsuzuz ki,
Yanlış giden bir "şey"ler var sanki...

Olanlar olduktan sonra
Sen beni görsen ne olur,
Görmesen ne olur;
Bu yazdıklarımı okuyorsan
Okuyup da susuyorsan ne olur?

Sonuçta Tanrı unutmuş olsa da
Olmasa da
Değişen ne olur ki?
Tanrı?

Sorun bizde mi yoksa onlarda mı?
Onlar kim, biz kimiz,
Bu ayrımı yaratan Tanrı mı?
Sorgusuz sualsiz inanmamak ne zaman sorun oldu ki?

Sorun?
Sorunu tanımlayın siz bana önce bir.
Siz-biz var-mış 
Bir varmış, bir yokmuş.
O zaman haydi sorun Tanrı'ya...

16 Aralık 2016 Cuma

Şarkılarda Savunma Mekanizmaları-1

“Ağlat beni, sana da bu yakışır,
İnsan bu elbet buna da alışır
Bela oldun zaten başıma
Git, gidişin aslında benim kurtuluşumdur”

Harun Kolçak’ın efsane sesinden duymaya alışkın olduğumuz 90’lar popun efsane şarkısının sözüdür bu efendim.

Bu sözlerde ne görüyorsunuz?

Ayrılığı meşrulaştırma, yas sürecini reddetme, terk edilme durumunu rasyonelleştirme.

Çünkü böyle yapılarak bir çeşit savunma mekanizması kullanılmış oluyor.
Böylelikle duyulan acı bir nebze olsun hafifletiliyor.

Aksi halde hiçbir ayrılık sonrasında insan (sevmediği birinden ayrılmak gibi istisnai durumlar haricinde) böylesi sözler sarf etmemektedir.


Psikolojik çözümlemelerden ayrılmamanız dileğiyle…