sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2019 Perşembe

Psikoloji: Genelden Özele İlişkiler

İlişkiler çok geniş bir kavramdır. Gün içerisinde yaşadığımız toplumla istemesek bile belli başlı bir ilişki içindeyiz. Tanıdıklarımızla daha güvenli bir çerçeve içerisinde bir ilişkimiz var. Yakınlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımızla biraz daha samimi bir ilişki içerisindeyiz. Uzak akrabalardan yakın olanlara doğru bir yol ilerlerken çekirdek ailemiz en samimi olduğumuz ilişki grubumuz diyebiliriz. Bu çekirdek aileyi oluşturmak için temelde iki birey bulunuyor. Sizin doğup büyüdüğünüz aile bir aile olmadan önce iki bireyin bir araya gelerek bir yuva kurma aşaması var. İşte bu iki bireyin bir araya gelmesi ve samimiyeti resmiyete dönüştürmesi bir süreçtir. İşte bu sürecin inşa aşamasını ele alacağım bu yazımda.

İlişkilerin en başında duyguların yoğun yaşanmasından sebep bazı hisler abartılarak dışa vurulur. "Birbirimiz için yaratılmışız." "Ruh ikizimsin." Bunun içerisinde yeniye duyulan ilgi ve bu durumdan olunan hoşnutluk vardır. Farklı yönlerden ziyade aynı yönlerin fazla olması dikkati çeker. Farklı olunan yönler bile "zıt kutuplar birbirini çeker" diyerek bir iyileştirme hali yaşanır. Aslında bu bir ilişki değil, olağandışı bir kaynaşmadır. bu kaynaşma sürecinde "ben"ler "biz" olabilmek pahasına yok olmaktadır. "Bir elmanın iki yarısı gibiyiz." Zaman ilerledikçe çiftler birbirlerine alışmaya başladıkça bu delilik hali biraz biraz normale dönmeye başlar. Bu noktada ise gerçekler gün yüzü gibi ortaya çıkar. Gözlerin önünden perde kalktığında aslında o hayalde yaratılan büyülü aşk senaryolarının gerçekle alakasının olmaması tokat gibi yüzüne vurur. "O, benim sandığım kişi değilmiş."

Halbuki aşk ilişkisi iki kişiyken bir olmak demek değildir. Aynı fikirlere sahip olmak değildir. Birbirinden bambaşka karakterde insanlar olup da zaman içerisinde birbirine benzemek umuduyla çıkılan bir yolculuk değildir. İlişki, ortak paydada buluşabilmektir. Evliliklerin temeli budur. Aşırı severek kendisini yok sayıp varını yoğunu eşine adamak demek değildir. Çünkü herkesin mutlaka ama mutlaka unutmaması gereken bir kişiliği ve bu kişiliğine ait kişisel sınırları vardır.

Aşk, temelde bir ilişkiyi başlatabilir elbet fakat aşkın gücü bu ilişkiyi devam ettirmeye yetmeyebilir. O "büyülü büyük aşk" bitince oradaki eksikliği yeni bir aşk arayarak çözmek/çözmeye çalışmak ve bir arayış içinde olmak mevcut ilişkinin ölüm fermanıdır ve sağlıklı bir yol değildir. Bunun sebebi aşkı aşık olunan kişiden daha fazla sevmektir. Aşk, empati ve sempatiden öte bir kaynaşma halidir. Gelişimsel olarak şehvetin yerini aşka, aşkın da yerini sevgiye bırakabileceği düşünülmüyor genellikle. Ancak her şehvet aşka, her aşk da sevgiye dönüşmüyor bildiğiniz üzere. Bu noktada asıl önemli olan, aşkın sevgiye dönüşüp dönüşmemesi. Sevgi, belki aşk gibi olağandışı bir tutkuyla yaşanmayabilir pek tabi ki; ancak insan yaşamına tutkudan daha anlamlı olabilecek güzellikler sunabilir.

İyi ilişki, eşlerin birlikte gelişmelerinin yanı sıra birer birey olarak büyüme ve olgunlaşmalarına da izin veren ilişkidir. Farklılıklarla yaşamayı öğrenememektir ilişkileri/birliktelikleri/evlilikleri bitiren. Evlilik, aynı çatı altında yaşarken bir yandan da müşterek hayat bilinci içerisinde sorumlulukları birlikte paylaşmaktır.

İlişkiye bakışı aynı olan kişiler aynı yolda ilerlerlerken tökezlediklerinde birbirlerine destek olup o yolda ilerlemeye devam ederler. Fakat farklı beklentiler ve düşüncelerle bu yola girenler ilk yol ayrımında izlerini kaybettirirler. İlişkilerin temelini sağlam oluşturabilmek için önceliğiniz açık iletişim olmalı.

Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist U. Sezin Çelikkanat Mısırlı


5 Haziran 2017 Pazartesi

Pişman Olduğun Zaman...

Hiç aklımda yokken karşıma çıktı bu şarkı Youtube'da. Dondum kaldım. Sezen'den dinlediğimde niye bu kadar etkilememişti ki beni?
Bilmiyorum.
Zırhımı çıkarıp aşk karşısında çırılçıplak kaldığımdan belki de. Korunmaya muhtaç bir çocuk gibi hissediyorum bazen kendimi. Bazen durduk yere gözlerim doluyor. Sebepsiz...
Bulutlara dönmeyeceğim. Güneşliyim artık. Parçalı bulutlu değil. Gözlerim nefretle değil, sevgiyle bakıyor.
Gelelim o şarkının sözlerine:

"...Yolun zorunu yürümüştüm ben 
Tanıştığımız zaman 
Sen dalgalanmaktaydın elvan elvan 
O yüzden tam olarak hissedemedin sen içimi 
Hala aklımda çınlıyor alaycı kahkahan 

Haberin yoktu henüz cilvesinden aşkın 
Sarsılmıyordun hiç ay tutulmasından 
O kadar taşkın o kadar açtın ki 
Düşmen kaçınılmazdı arzın ortasından 

Pişman olduğun zaman 
Zevke doyduğun zaman
Huzur bulduğun zaman 
Dönebilirsin 

Ben yine burada olacağım 
Yaralarını saracağım 

Seni anlayacağım..."

Aşk Tesadüfleri Sever filminde Özgür'ün yani (Mehmet Günsür'ün)"sen ne karar verirsen ver, ben seni anlarım" demesi geldi aklıma.
Aşk diyince de aklımdan hiç çıkmayan canımın en içi sevgilim geliyor aklıma...
Sanırım bu hayatta en mutlu olmasını istediğim kişi o.
Üzüntüsü üzüntüm, kırgınlığı kırgınlığım oluyor.
Söylerlerdi de inanmazdım. Gerçekten sevgi varmış. Aşık iki insan birbirine tam anlamıyla değer veriyormuş. Bana bunları öğrettiğin için teşekkürler sevgilim!

4 Mayıs 2017 Perşembe

Gözü Kör Olasıca Şarkılar

Hayatımın “Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi, en sıcak sözlerin azarlar gibi…” evresini çoktan geçtim.
Miladım oldu, mutluluğumla tarih yazıyorum. “Korkusuzlar da korkar” yazmıştı bir yere hayatımın anlamı, oysa en çok ben korkuyordum sevdiğimi kaybetmekten. Ne de olsa “en değerlim” o benim.
“Uğrunda yüz kere bin kere ölmeli, cehennemde bile zulmetsen de…” demiş Nazan. Şimdilerde ise (2 sene önce çıkardığı albümde yani) Mabel’im Matiz’im söylüyor. Sevmeyi bilmiyorum ben. Yeni yeni öğreniyorum aslında. Nasıl da korkardım bağlanmaktan, birine bağlı kalmaktan… Sevince, sevildiğini bilince, güvenince ve sana güvenildiğini bilince bağlanma gibi bir problem de kalmıyormuş ortada.
Ama halen korkuyorum kalp kırmaktan, üzmekten, paramparça etmekten. Bazen korkuyorum kendimden.  Peki o benim “uğrumda yüz kere, bin kere ölür mü; cehennemde bile zulmetsem de?...”
Bir şarkıyla başladım bu yazıya, aynı şarkıyla noktalayayım o vakit: “Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi, Ah bu şarkıların gözü kör olsun!”

Birlikte konserlere gitmeli, sarmalı, sarılmalı, sevdiğinin ellerini hiç bırakmamalı…
Mabel'in seslendiği gibi "gel...!"

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Hadsizlik Had Safhada!

Terbiye, parayla pulla alınmıyor ne yazık ki. İnsanın kendini yetiştirme şekli bir bakıma… Kitap okumak, çok gezmek, kendini yetiştirmek, azla yetinmemek, kaliteli popülasyonlar içerisinde bulunmak veya o kaliteyi kişinin kendisinin yaratması ile mümkündür terbiye. Öyle hiç kitap okumayıp kendince(!) övünerek “ben hayatımda hiç kitap okumadım” diyen birisine saygı duymamı beklemeyin benden. Aynı şekilde bulunduğu ortamın gerektirdiği şekilde giyinmek de terbiye göstergelerinden birisidir. Misal ribanaları lastikli bir eşofman giymiş birisi benimle görüşmeye gelse kendisine zerre saygı duymam, duyamam kusura bakmasın. İzin almadan bir başkasının malını, mülkünü sahiplenmek ise kişinin özel hayatına tecavüz etmek gibidir. Böyle kişileri olası en sert biçimde uyarmanız sizin hakkınızdır. Benim hassas olduğum ve sinirlendiğim noktalar bellidir. Hiçbir zaman da kendi çizgimi bozmadım bu hayatta. Kişisel bakımına özen göstermeyen, düzgün giyinmeyi bilmeyen, kitap okumayan, genel-kültürü yerlerde sürünen ve bu haliyle kendisiyle gurur duyan egonun vücut bulmuş halleri çekilebilirler mi kendi köşelerine? Hatta öyle bir köşe olsun ki bu, mümkünse hep oralarda sığıntı olarak yaşasınlar da benim seviyeme yükselme cüretini göstermesinler. Zira gerçekten çok sinirlenebiliyorum hadsiz insanların var oluşuna. Çünkü bazı kişilerin varlıkları bile beni sinir etmeye yetiyor. Bazen bir ses tonu, bazen kullandığı edepsiz kelimeler, bazen bakımsız bir dış görünüş, bazense haddini aşan bakışlar… Lütfen herkes dengine göre davransın.

28 Nisan 2017 Cuma

Bu da Böyle Bir Anı

Sezen Aksu "Bırak Beni" şarkısında "ben ayrılamam sen beni bırak" diye sesleniyordu. Ben de 1 haftadır ara vermiştim bu şarkıyı dinlemeye. Beni alıp nerelere götürüyorsa bu şarkı işte... Her neyse çok da uzaklara değil aslında sadece 1 sene öncesine gidiyordum önceleri. Şarkının sözleri çok anlamlı, çok dokunaklı. Fakat ben bu şarkıyı Sezen'den değil de Tan'dan dinlemeyi seviyorum. Belki de Tan'ı sevdiğim içindir. Çok önemli mi? Değil. 

"Ben ayrılamam sen beni bırak" demektense "ben senden çoktan gittim, yalnızlığına selam" diyesim geliyor. Çünkü "gerçekten" sevmeyi öğreniyorum neredeyse son 1 aydır. Günlerim pırıl pırıl.

Beni sosyal medya hesaplarında bunca zamandır takip edip de vedalaşmaların ardından takibi bırakmayıp 3 hafta öncesinde takibi bırakıp "böyle olması gerekli değil mi?" diyene "sen de haklısın be kardeşim!" diyesim geldi. Sevmeyince böyle oluyor demek ki. Aklıma geldikçe de gülüyorum. Her neyse sana uğurlar olsun. Mutluluğumuzla zehirlemeyelim seni, yalnız kovboy! Bir daha da görüşmemek dileğiyle... 

16 Aralık 2016 Cuma

Şarkılarda Savunma Mekanizmaları-1

“Ağlat beni, sana da bu yakışır,
İnsan bu elbet buna da alışır
Bela oldun zaten başıma
Git, gidişin aslında benim kurtuluşumdur”

Harun Kolçak’ın efsane sesinden duymaya alışkın olduğumuz 90’lar popun efsane şarkısının sözüdür bu efendim.

Bu sözlerde ne görüyorsunuz?

Ayrılığı meşrulaştırma, yas sürecini reddetme, terk edilme durumunu rasyonelleştirme.

Çünkü böyle yapılarak bir çeşit savunma mekanizması kullanılmış oluyor.
Böylelikle duyulan acı bir nebze olsun hafifletiliyor.

Aksi halde hiçbir ayrılık sonrasında insan (sevmediği birinden ayrılmak gibi istisnai durumlar haricinde) böylesi sözler sarf etmemektedir.


Psikolojik çözümlemelerden ayrılmamanız dileğiyle…

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Psikoloji: Geçmişten Günümüze Bağlanma


Harlow insana en çok benzeyen canlılar üzerinde sevgi ve bağlanma deneyleri yaptı. “Çaresizlik kuyusu” adını verdiği bir ortam yarattı. Bu kuyu içinde iki tane robot anne maymun bulunan, boş ve dış uyarıcı etkenlerden izole edilmiş bir odaydı. Robot annelerden birini metalden yapmış, soğuk ve sert demir teller halinde bırakmış ve süt vermesi için yapay bir meme eklemişti. Diğer anneye ise süt vermesi için meme koymamış ancak onu sıcak ve yumuşak peluştan yapmıştı. Başlangıçta yeni doğan ve gerçek annelerinden ayrılan maymunlar her iki anneyle de ilgilenmeyerek çığlık çığlığa ve çaresizlik içinde gerçek annelerini aradılar. Ancak bir süre sonra acıktılar ve metalden olan, süt veren anneye sokularak karınlarını doyurdular. Ne var ki, süt veren “soğuk anne” ile bağ kuramayacak kadar kısa sürdü bu yakınlık, çünkü uyumak için ya da sadece kucağına oturmak için “sıcak anne” olan peluştan yapılma anneye sokuldular. Sadece acıktıklarında soğuk anneye yaklaştılar ve karınlarını doyurur doyurmaz da sıcak annenin yanına giderek tüm zamanlarını orda geçirmeye başladılar. Yani çaresizlik kuyusuna bırakılan maymunlar süt veren soğuk anneye değil, yumuşak sıcak anneye yönelir. Bu yönelim insanın “bağlanma” ihtiyacının güven ile ilişkili bir olgu olduğunu gösterir. Oysa, bu deneye kadar, duygusal bağın oluşabilmesi için, açlık ve susuzluk dürtüsünün tatmin edilmesi gerektiğine inanılıyordu ve bu nedenle de çocuğun, kendisini doyuran kişiye karşı bağlılık geliştirdiği düşünülüyordu. Harlow’a göre bu beklenen bir sonuçtu, emzirme önemliydi ama anne-bebek arasında kurulan bağı açıklamak için yetersizdi. Bu bağ ancak anne ve bebeğin yakın bedensel temas kurmasıyla sağlanabilirdi, yani Harlow sevginin ve bağlanmanın tat alma duyusuyla değil dokunma duyusuyla ilgili olduğunu vurguluyordu. Deneyi çeşitlendirmeye karar veren Harlow, ortama “korku nesneleri” ekledi ve bebek maymunların tepkisini ölçtü; maymunların çok büyük bir bölümü korktuklarında sıcak anneye sarıldı. Bunun üzerine Harlow, bağlanma ihtiyacının yanında “güven” duygusunun önemine de vurgu yaptı. Zavallı yavru maymunların onları sürekli geri çeviren, korkutan ve iten sıcak anneye yine de sıkı sıkı sarıldıklarını tespit etti. Acımasız Harlow, sıcak anneye yüklediği “işkence” programıyla yavru maymunun gözüne aniden hava üfletti, su fışkırttı, demir çubuklarla yavruları yaraladı, içine yavruyu sertçe geri itecek şekilde bir yay yerleştirdi. Tüm bunlara rağmen yavru maymun sıcak annesine geri döndü; onu çaresizce sakinleştirmeye ve onun gözüne girmeye çalıştı. Yavru maymun sıcak annesinin tüm bu reddedişleri karşısında onu terk etmedi, onu bırakıp başka bir yere gitmedi ve tüm tehditleri kendisini ona zorla kabul ettirmesi için birer sinyalmiş gibi algılayıp, sessizce, korku ve ısrarla sıcak annesine sığındı. Başka bir varyasyon olarak bebek maymunları, çeşitli uyaranların olduğu 12 metrekarelik bir odaya yerleştirdi. Sıcak anneyle odada yalnız kalan maymunlar, ilk etapta korkup sıcak annenin yanından ayrılmasalar da daha sonradan etrafı keşfe çıktılar, odada tek başına bırakılan bebek maymunlar ise parmaklarını emdiler, yere kapandılar ve saldırgan davranışlar gösterdiler, ağladılar. Deney sonuçlarından biri, bebeklerin kucağa alınmaya, okşanmaya, kısacası anne sevgisini hissetmeye ve bağlanmaya ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Çocuğun temel ihtiyacı sevgiydi ve bunun ille de anne tarafından verilmesi gerekmiyordu. Bu sonuç eğitim görmüş, bir süre çalışma hayatında aktif rol oynamış, sonra da evlenerek kendini çocuklarına ve kocasına adamış pek çok kadının yeniden iş gücüne katılımında etkili oldu. Deneylere maruz kalan bebek maymunlar ergenliğe girdiklerinde diğer maymunlarla çiftleşmeyi reddetti ve anti-sosyal davranışlar sergilemeye başladı. Çiftleşmek bir yana dişi maymunlar erkeklere saldırdı ve ne erkek ne de dişi maymunlar hiçbir düzeyde birbirleriyle yakınlık kuramadı. Nadiren ve zorla da olsa çiftleşip doğum yapan anneler ise ya bebeklerini öldürdü ya da düzgün bir şekilde bakım sağlayamadıkları için bebekler kendiliğinden öldü. Ayrıca Harlow'un izole ettiği maymunların pek çoğu, depresyona girip kendilerini dış dünyaya kapatarak bir nevi intihara girişti. Harlow hayal kırıklığına uğramıştı çünkü o, bütün deneylerinin sonuçlarını yorumlarken hep sıcak annenin gerçek anne yerine geçeceğini varsaymıştı ama yanılmıştı… Bunun üzerine Harlow yeni bir deney yaptı. Sıcak anneyi hareket edebilen ve sallanabilen bir duruma getirdi. Bebek maymunlar sıcak anneleriyle hem yakınlık kuruyor hem de oyunlar oynayabiliyordu. Bu deneyin sonucunda Harlow, normal bir çocuk yetiştirmek için sadece temasın yetmediğini, “temas, hareket ve oyun oynama”nın bir arada olması gerektiğini tespit etti. Üstelik bu oyun süresi, deney boyunca günde yarım saat ile kısıtlanmıştı. İlerde normal birer ergen olabilmeleri için bebek maymunların günde yarım saat sıcak anneleriyle oynamaları yetmişti. Sadece temas kuran ama oyun ve hareketten mahrum kalan yavrular ise ergenliğe ulaştıklarında antisosyal davranış göstermeye devam ettiler. TANIDIK OLAN GÜVENLİDİR… Bazen insan da Harlow’un maymunlarına benzer şekilde hareket eder, en azından deneyim düzeyinde acılarının kaynağına tekrar tekrar geri döner, “cellâdına âşık olur”. Çünkü insan özünde muhafazakâr bir canlıdır. Kendisine acı ve elem verse de, rahatsız olsa da eski ve tanıdık olanı “güvenli” bulur. Onu iyileştirecek olanı yeni ve“tehlikeli” bulur, değişimden korkar. Çünkü insanlarda “ödüllendirilen davranış” devam eder. “Devamlılık arz eden davranış” da ödüllendirilir, devamlılık arz eden bir davranışın sonuçları başlangıçta öyle görünmese bile “güvenli” bir ödül olarak yaşanır. Belki de acı çekme, uzak kalma veya aşağılanma, gibi davranışlar insanın eninde sonunda sığınacağı, farkında bile olmadan tekrar edeceği “güvenli ama elem veren duyguları”, bir başkasıyla ilişki kurmasına yardımcı olan duygusal lisanı ve bağlanma sitili olabilir. YİNELEME ZORLANTISI… Freud’a göre insan geçmişte başına gelen travmatik bir tecrübe ile ilgili benzer koşulları tekrar yaratıp, tekrar yaşayarak travmanın yol açtığı etkileri gidermeyi amaçlar ve buna “yineleme zorlantısı” yani “geçmişin kendini tekrar etme zorlantısı” adını verir. “Hep aynı şeyleri yaşıyorum!”, “Hep manyaklar bana denk geliyor!”, “O da böyle yapmıştı!” gibi ifadelerle anlam bulan, “iyileşme isteği” ve “tekrarlama saplantısı” olarak bilinen yineleme zorlantısı tıpkı yenilen pehlivanın güreşe doyamaması gibi; tıpkı alkolik ve şiddet uygulayan bir babanın kızının alkolik ve şiddet uygulayan bir koca bulması veya kocasını o hale getirmesi gibi; tıpkı kendisini mutsuz edeceğini bile bile, ebeveynlerine benzer insanlarla ilişki kuran kişinin yaşadığı dram gibi çaresizlikle yaşanır. Özetle insan aslında travmanın olduğu zamanın koşullarını şimdi ve burada yaratıp, travmayı yaşadığı zamanlarda benliğinin olgun olmaması nedeniyle çözemediği bu travmayı bilinçdışı bir iyileşme arzusuyla çözmek ister. Ama travmasını çözebilmek için geçmişteki rollerin dışında yeni rollere girmesi ve farklı yöntemler denemesi gerekir. Bu şekilde travma sonucunda yaşanılan duygular çözümlenebilir, öğrenmeler değiştirilebilir. Ancak kişi yaşadıklarının ve kendine yaşattıklarının farkında olmadığından, davranış örüntülerini değiştiremez, çaresizlikle geçmişteki rolleri tekrar eder, travma çözülemediğinden de aynı durumlar, aynı roller, aynı tema ve aynı duygular tekrar tekrar gerçekleşir. Böylece kişi “travmayı yaratan koşullara benzer koşullar yaratma” işinin hakkını verir ama “davranışı değiştirmek” kısmı başaramaz ve “eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı” atasözünü doğrular… STOCKHOLM SENDROM… “Cellâdına âşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet. İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstahaktır ona her türlü zillet” demiştir Ömer Hayam… Fiziksel, ekonomik, sözel, psikolojik ya da cinsel olsun birçok kadın kocasının ya da sevgilisinin şiddetine maruz kalıyor ama onu terk etmiyor. Şiddet mağduru neden şiddet uygulayan zalim ile özdeşim kurar? İnsan neden kendisini zora sokan, üzen koşulları benimser, kendini savunamaz, çırpındığı bataklıktan kendini bir türlü kurtaramaz ve bu koşulları yaratan nedenleri görmezden gelir, ezenin yanında yer alır? Peki, ama neden? “Stockholm sendromu” olarak bilinen cellâdına âşık olmanın bir öyküsü var: Stockholm’de 23 Ağustos 1973 günü bir soygun olur; soyguncu bir bankayı silahla basar ve içerdekileri rehin alır. Olayı haber alan polis hemen binayı kuşatır. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi “normal” olarak gelişir ama bankanın kuşatması altı güne uzayıp polis de soyguncu da taviz vermeyince rehinelerde ve olayı izleyen halkta “normal dışı tepkiler” ve huzursuzluk baş gösterir. Halk ve rehineler, soyguncuyu sevmeye, polise tepki vermeye başlar. Rehineler polisin bankayı basacağını fark edip soyguncuları uyarır. Olay “Soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” biçiminde yorumlanır. Sonunda kriz, polis baskınıyla çözülür ama yaşananlar “rehinenin rehin alana, kurbanın avcıya, mahkûmun cellâdına âşık olma hali” olarak psikolojiye yeni bir terim kazandırır: Stockholm sendromu… HAYATTA KALMA VE BAĞLANMA İÇGÜDÜSÜ… Bir “zalim” yani soyguncu, bir “kurban” yani rehineler ve bir “gözlemci” yani halk olmak üzere üç rolü içinde barındıran Stockholm sendromunun ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri Harlow’un maymunları gibi “hayatta kalma ve bağlanma içgüdüsü”dür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine şiddet uygulayan, kötülük yapan zalime bağımlı olduğunu hisseder. Zalimin yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini zalimin yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından zalimin şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban tek olumlu ilişkisinin zalim ile kendi arasında olan ilişki ve bağlantı olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla zalimden ayrılması da gittikçe zorlaşır. Hayati tehlikenin var olması, zalimin ara sıra arkadaşça ve yakın davranması, dış dünyadan soyutlanmışlık hissi ve bulunulan ortamdan kaçılamayacağına dair bir inancın varlığı zalimle özdeşleşmeye yatkınlık yaratır. Bu koşullar aile için şiddeti, geçmişin tekrar etme zorlantısını, iyileşmeye ve değişime karşı olan direnci de açıklar. Bu durumlarda şiddete uğramış mağdur kişi, zalimi kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok korkar. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun tarafındaymış gibi davranır. Benzer şekilde, çeşitli şikâyetlerle terapiye gelen kişi koşullarından, duygularından, düşüncelerinden, ilişkilerinden şikâyet etse bile değişime ve iyileşmeye direnir… TRAVMATİK BAĞLANMANIN BELİRTİLERİ… Peki, herkes Stockholm sendromu yaşar mı? Ufak bir iyiliğe karşı bile çok yoğun minnet duyan, şiddeti ve şiddet tehdidini inkar eden, zalime ve kendine olan öfkesinin farkında olmayan, kötüye kullanımı önlemeye yönelik güce sahip olduğuna yönelik bir inanca sahip olan, durumdan ve zalimden ötürü kendi kendini suçlama eğilimi olan, zalimin ihtiyaçlarına karşı aşırı duyarlı olan, zalim şiddet davranışını azaltsın diye onu memnun etme çabalarına giren, dünyayı zalimin perspektifinden değerlendiren, kendine ait bakış açısını kaybeden, kendini de zalimin bakış açısıyla değerlendiren, zalimi iyi biri olarak ya da onu da kurban olarak gören, hayatta kaldığı için ve onu öldürmediği için zalime minnet duyguları besleyen bir kişide Harlow’un maymunları gibi travmatik bağlanmanın tüm belirtileri vardır ve Stockholm sendromuna girmiştir.

Kaynak
Devamı için: https://cemkece.com.tr/m-celladina-asik-olmak.html
Tüm hakları saklıdır © www.cemkece.com.tr

27 Ekim 2015 Salı

Psikoloji: Gerçek Aşk Nedir?

Zarar veren aşkta, öncelikli mesele ilişkinin kendisidir. Kişiliklerden çok, iki insanın nasıl bir arada olacağı konusunda bir takıntı vardır. İki kişi sebebini bilinç yüzeyinde bilmediği bir şekilde birbiriyle çatışma halindedir.
Gerçek aşkta, bireyin kendi gelişimi çok önemlidir. Çiftlerin her ikisi de karşıdaki için en iyisini ister. Bencil olma söz konusu değildir.

Zarar veren aşkta, çiftlerden birisi diğeri olmadan hiçbir yere gidemez, karşılıklı bir bağımlılık durumu vardır.
Gerçek aşkta, çiftlerin ayrı ayrı ilgi duydukları şeyleri yapmasında bir sorun yoktur. Aksine çiftlerin hem bir arada hem ayrı olmaları kendilerine özgürlük alanı tanıdığından daha sağlıklı ilişki yürütmelerine ortam sağlar. Çiftlerin "çift" olmaktan öte, birer birey olduğu unutulmamalıdır.


Zarar veren aşkta, sevgilinizi olduğu kişiden başka bir kişiye dönüştürmeye çalışırsınız. Değişirse daha çok seveceğinizi düşünürsünüz.
Gerçek aşkta, karşınızdakinin kişiliğini her yönleriyle kabul edersiniz. Karşınızdaki kişiyi değiştirmenin onun "olmadığı biri gibi" olmasına sebep olduğunu bilir ve bilinç karmaşasının önüne geçersiniz.

Zarar veren aşkta, cinsel ilişki samimiyetin tek aracı olarak görülür. Kişiler birbirlerini elde etmek için cinselliği araç olarak kullanmaya başlar, zaman içerisinde seksin "duygusuz bir ihtiyaç" olarak görülmesine sebep olur.
Gerçek aşkta, samimiyetin kaynağı aşk, güven, ilgi ve arkadaşlıktır. Önemli olan birlikte "verimli" zaman geçirebilmek ve paylaşım içerisinde olmaktır.

Zarar veren aşkta, konuşmalar genellikle suçlama, kendini savunma veya karşı tarafı etkileyerek değiştirme amacı taşır.
Gerçek aşkta, her konuşma yapıcıdır, karşı tarafı anlamayı ve ona yardım etmeyi hedefler. Karşılıklı duygu aktarımı da oldukça önemlidir.

Psk. Sezin ÇELİKKANAT

11 Şubat 2014 Salı

Sevişmek Sevmekten Gelir!

Günümüzde insanlar sevgiye, sevilmeye ve aşk temalı görsellere halen bir endişe ile yaklaşıyor, hayret ediyorum. Hatta hayret etmenin de ötesinde sinir oluyorum. Neden mi sinir oluyorum? Çünkü bu dünyada her şeyin çözümü sevgidir. İnsanlık sevgisi ise en başta gelir.


Aşk en temel duygudur benim için. Ben ki çocukluğumdan beri aşk ile büyüyen biriyim. En önemlisi kendime aşk ile bağlıyım. Bunlar en güzel duygular ve en temel gereksinimlerimiz, lütfen bunlardan korkmayın. Sevgi içeren görselleri paylaşın; paylaşın ki içinizdeki sevgi dışınıza taşsın. Görenler de size imrensin ki gözlerindeki nefret perdesi aralanarak sevgiye yer açmaya çalışsınlar. Yazık etmeyin geçen günlerinize. Bu dünyaya bir kez geliyoruz, o halde onu dilediğimizce yaşamak bizim hakkımız!

Çok merak ediyorum “o yasak, bu yasak!” diye yetişen nesillerin ruh sağlığının yerinde olup olmadığını. Çünkü ben sağlıklı nesillerin yasaksız ortamlarda yetişmesi gerektiğini düşünmekteyim. Gel gelelim ülkemiz git gide dibe gidiyor. Her gün ayrı bir yasak, sansür meydana çıkıyor. Bunlar yetmezmiş gibi kadın cinayetleri halen devam ederken meclis köşelerinde kadınlarla ilgili konular hakkında kararlar veriliyor. Size ne kardeşim! Size ne kadın bedeninden, kürtajından... Sex sahneleri yasaklanıyor, evlilik öncesi ilişki ise sanki “7 ölümcül günah”tan biriymiş gibi görülüyor, yazık. Sevişmek, sevmekten gelir; buna inanın!  21.yüzyılda olmamıza rağmen bu çağ dışı yorumlar insanlık ayıbıdır. Her insanın kendi düşüncesi kendinde kalmalı ve kimse kimsenin hakkında söz sahibi olmamalıdır.


Ben buralara nereden mi geldim? Efendim, bendeniz bilindiği üzere Gossip Girl dizisinin büyük hayranlarından biriyim. Dizi karakteri olan Blair bana çok benzediğinden Chuck&Blair aşkını çok sevmekteyim. Bildiğiniz üzere bir nesli peşinden hayli sürüklemiş olan bu dizi 2012’nin Aralık ayında final yaptı. Ama içimizdeki “Chair” aşkı bitmek tükenmek bilmedi. Her neyse.. Ben bu aşkı Facebook sayfama taşımaktan gurur duyuyorum çünkü dediğim gibi aşk ile sevgi ile büyüyen biriyim ben; aşk olmazsa olmazım! Belki de onların aşkıyla besleniyorumdur, kim bilir! Paylaşmış olduğum bu çiftin fotoğrafları “bazı” kişileri rahatsız etmiş efendim, çok “öpüşmeli, sevişmeli” fotoğraflar paylaşıyormuşum, yoksa sessiz sedasız evlenmiş miyim.. Üstelik bu sözleri kendini eğitime adamış kişilerin söylemiş olması beni ayrıca üzdü. Kusura bakmayın, kendinizi gerektiği kadar yetiştirememişsiniz. Ben ister evlenirim, ister sevgilimle birlikte yaşarım; ama size hesap vermem! Üzgünüm ama bu vakitten sonra size saygı duymam biraz gülünç olacaktır. Size “dar pencerenizde at gözlüğünüzle” mutluluklar dilerim!


**

10 Mayıs 2013 Cuma

Benim Annem Bir Melek


Anneler günü, anneleri onurlandırma amacı taşıyan bir özel gündür. Dünyada her ülkede değişik günlerde kutlanır. Ülkemizde Mayıs ayının 2. pazar gününde kutlanmaktadır.  
*
Anneler Günü’nün tarihine baktığımızda, bu geleneğin Yunan mitolojisine dayandığını söylemem gerekir. Söz konusu bu gelenek pek çok tanrı ve tanrıçanın annesi olan Rhea onuruna verilen yıllık ilkbahar festivali kutlamalarıyla başlamıştır. ABD'de Anna Javis'in kaybettiği kendi annesi için 1908yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişlemiştir.
*

Öte yandan bizi dünyaya getirip bu günlere gelmemizi sağlayan güzel kalpli annelerimizin Anneler Günü’nün yılda sadece bir gün olması onları sadece o gün hatırlayacağımız anlamına gelmemeli. Unutulmamalı ki, kendinden ödün vererek bizim güzel bir hayatımız olması için çalışıp çabalayan annelerimizin hakkını ödememiz mümkün değildir. Bizi koşulsuzca seven annelerimizin bizden tek isteği vardır, o da ömrümüz boyunca mutlu olmamızdır. 


Annelerimizi sadece bir gün değil, her gün sevgiyle kucaklamamız gerekir ki biz sevmeyi zaten onlardan öğrendik. Çünkü “anne sevgisi bütün sevgilerin kaynağıdır”.
*

Zaman zaman anlaşmazlığa düşüp kısa süreli tartışmalar da yaşansa annelerimizin bizim iyiliğimizi her şeyden çok istediği aşikârdır. Onların bize verdiği değere lâyık olarak onlara olan sevgimizi kolayca gösterebiliriz. Çünkü zaten onların bizden çok yüksek bir beklentisi yoktur. Boşuna söylenmemiştir “cennet, annelerin ayakları altındadır” diye.  Yoğun iş ve okul hayatı olanlar da haftada en az bir kere dolu dolu bir günlerini anneleriyle zaman geçirmeye ayırmalıdırlar. Annelerimiz bize kırılmadan gücenmeden, bizi olduğumuz gibi kabul eden melek yüzlü kadınlardır ve onlar bizi yaşımız kaç olursa olsun küçük bir çocuk gibi görerek koruyup kollamaya devam edecektir.




Anneler Günü’nde bir sürpriz yaparak sabahın erken saatlerinde kalkıp annenizi öperek uyandırmaya ne dersiniz? Eğer annenizden uzakta yaşıyorsanız bu sürpriz karşısında çok heyecanlanacağına eminim, annesiyle birlikte yaşayanlar da annelerinin yüzündeki o içten tebessümü gördüklerinde eminim ki çok sevineceklerdir. Bazen mutluluğun yolu başkalarını mutlu etmekten geçer ve eğer “bu başkası” annemizse mutluluğumuz ikiye hatta üçe katlanır.
Annelerimizin kıymetini bilelim, onları her zaman sevgiyle kucaklayalım. Çünkü "bir tek annemiz olsun, bize bir şey olmaz". Anneler Günü'nde annelerimize aldığımız hediyeler ise onlara olan sevgimizin bir sembolü olarak düşünülebilir. Buradaki amaç onları mutlu etmeyi hatırlamak ve onlara verdiğimiz değeri göstermektir.
*
Gözlerini hayata yummuş olan anneleri kalplerdeki sonsuzluğunda saygıyla selamlıyorum.
 *
Sadece annelerin değil, annelik görevini üstelenen tüm kadınların Anneler Günü’nü kutlarım. Çünkü annelik çocuk doğurmakla olmuyor, çocuğun bakımını, eğitimini ve kişisel ihtiyaçlarını üstelenerek onu hayata hazırlamaktır annelik. 
 *
..Ve tek cümleyle bu yazımı noktalıyorum: “İyi ki varsınız!”
 *

**