şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2017 Cuma

Bu da Böyle Bir Anı

Sezen Aksu "Bırak Beni" şarkısında "ben ayrılamam sen beni bırak" diye sesleniyordu. Ben de 1 haftadır ara vermiştim bu şarkıyı dinlemeye. Beni alıp nerelere götürüyorsa bu şarkı işte... Her neyse çok da uzaklara değil aslında sadece 1 sene öncesine gidiyordum önceleri. Şarkının sözleri çok anlamlı, çok dokunaklı. Fakat ben bu şarkıyı Sezen'den değil de Tan'dan dinlemeyi seviyorum. Belki de Tan'ı sevdiğim içindir. Çok önemli mi? Değil. 

"Ben ayrılamam sen beni bırak" demektense "ben senden çoktan gittim, yalnızlığına selam" diyesim geliyor. Çünkü "gerçekten" sevmeyi öğreniyorum neredeyse son 1 aydır. Günlerim pırıl pırıl.

Beni sosyal medya hesaplarında bunca zamandır takip edip de vedalaşmaların ardından takibi bırakmayıp 3 hafta öncesinde takibi bırakıp "böyle olması gerekli değil mi?" diyene "sen de haklısın be kardeşim!" diyesim geldi. Sevmeyince böyle oluyor demek ki. Aklıma geldikçe de gülüyorum. Her neyse sana uğurlar olsun. Mutluluğumuzla zehirlemeyelim seni, yalnız kovboy! Bir daha da görüşmemek dileğiyle... 

6 Mart 2017 Pazartesi

Tanrı Unutmuş Olsa da Olmasa da...

"Tanrı unutmuş olsa da...
Vurdurma vur yüreğim vur
Olan olmuş ne olur
Hayata bir daha vur..." diyordu Sertab,

Ama benim için esas nokta;

"Tanrı" unutmuş olsa da
Tanrı "unutmuş" olsa da
Tanrı?...

"Vur hayata, bir de sen vur" derken
Hayat sana vurmasın mı ansızın...

Hayat ve Tanrı eşleşmesinde
Hangimiz sonsuzuz ki,
Yanlış giden bir "şey"ler var sanki...

Olanlar olduktan sonra
Sen beni görsen ne olur,
Görmesen ne olur;
Bu yazdıklarımı okuyorsan
Okuyup da susuyorsan ne olur?

Sonuçta Tanrı unutmuş olsa da
Olmasa da
Değişen ne olur ki?
Tanrı?

Sorun bizde mi yoksa onlarda mı?
Onlar kim, biz kimiz,
Bu ayrımı yaratan Tanrı mı?
Sorgusuz sualsiz inanmamak ne zaman sorun oldu ki?

Sorun?
Sorunu tanımlayın siz bana önce bir.
Siz-biz var-mış 
Bir varmış, bir yokmuş.
O zaman haydi sorun Tanrı'ya...

30 Nisan 2013 Salı

İnceleme: Abdülhak Hamit Tarhan



Makber'in Mısralarında Kaybolmak
 Tanzimat’a özgü yenilikçi siyasal, toplumsal düşünceleri benimseyen Abdülhak Hâmit Tarhan, eserlerinde elinden geldiğince onları işlemeye, yansıtmaya çalışmaktadır. Sanat anlayışını da genel olarak bu düşüncelere dayandırır. Tanzimat şiirinin en renkli şairi olan Hâmit, divan şiirini bitiren isim olmuştur. Hiç şüphesiz ki Tarhan’ın “Şair-i Azam” adını almasının en önemli sebebi Makber şiirinin mucidi olmasıdır.
  Makber, Hâmit’in karısı Fatma Hanım’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getiren, derin bir hissiyatı olan, uzun bir ağıt olmasının yanı sıra şairin en çok basılan ve sözü edilen, övülen eseridir. Üzünç ama olağan, basit bir konuyu işleyen Makber’de öncelikle ölümün doğurduğu insancıl acı, öfke, başkaldırı, şaşkınlık, umutsuzluk, özlem ve korku yansıtılır. Hâmit, Makber’de ölüme değinirken Victor Hugo’nun ağıtlarından esinlendiği olasıdır. Ancak bu ve benzeri etkilemelerle tümel bir yargıya gitmek doğru olmaz. Çünkü Makber bütünsel olarak şairinin damgasını taşır. Hâmit, şiirlerinde ölüm terimini işlerken romantiklerden etkilense de bu etkileşimini kendi iç dünyasıyla harmanlayarak okuyucuya sunmayı bilmiştir.
   Şiirlerinde bazen incelik bazen de basitliğin öne çıkması Hâmit’in “tezatlar şairi” olarak anılmasının temel sebebidir. Makber şiiri ölümün getirdiği çağrışımlarla varlık ve yokluk arasında bir köprü görevi gördüğünden felsefeyle şiirin yan yana yürütülmüş olduğunu görmekteyiz. Fakat dizelerde duygu ve düşünce, akıl ve mantık sürekli bir çelişki içindedir. Bu durum da Hâmit’in dile getirdiği “Makber, gönlümden doğmuş bir üzüntüyü kapsıyor iken, bazı taraflarınca benim, rivayet olunan, şairliğimle büsbütün yabancıdır. Okuyan birbirine benzemez iki lisân bulur ki, Makber’in belki iki adam tarafından yazıldığını zâhib olur.” sözlerini kanıtlar niteliktedir. Makber, bu özellikleriyle divan şiirine egemen olan donmuş mazmun’un yerine değişken düşünceyi sokarak şiire bir hareketlilik katmıştır. Cenap Şahabettin “Makber’e kadar hiçbir Osmanlı şairi böyle derin, böyle kalbî ve böyle müessir şehkalarla ağlamamıştır.” diyerek Hâmit’in şiir anlayışına olan beğenisini dile getirmiştir.
  Hüznü güzelleştiren adam Abdülhak Hâmit Tarhan, divan edebiyatı prensiplerini yıkıp şiire Batılı bir form kazandırmıştır. Ali Nihat Tarlan “Hamit edebiyatımızda en derin iz bırakan, en hoş sesi aksettiren bir sanatkârdır. Bizde hakiki edebiyat mücedditi Hâmit’tir.” Sözleriyle düşüncelerini dile getirmiştir. 
  Coşkun mizacı ve üslûbu, pervasız davranışlarıyla kendisinden söz ettirmesini bilen Hâmit, insanın tek boyutlu olmadığını eserleriyle göstermiştir. Mistik öğelerin özellikle Makber’de ön planda olduğu görülmektedir. Hâmit’in şiire getirdiği yeniliklere karşı çıkanlar ve Hâmit’i şiir anlayışından dolayı yerden yere vuranlar da oldukça fazladır. Hâmit’in uzun hayatı, değişen edebiyat anlayışları karşısında bir süre sonra onu eskinin temsilcisi durumuna sokmuştur. Nazım Hikmet’in putları yıkıyoruz kampanyasındaki ilk hedeflerinden biri de Hamit’tir. Öte yandan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hâmit’e büyük bir hayranlık duymuş ve onun Türk şiirinde yapmak istediğini, çevrenin anlamamasından şikâyet etmiştir. “Hâmit’in sesinde bile deha var.” sözleriyle hayranlığını dile getirmiştir.
  Hâmit, ne yazık ki cumhuriyet dönemi yazarları için dili anlaşılmayan yazarlardan biri olmuştur. Bunun en önemli nedeni hiç kuşkusuz ki ölümünden sonra eserlerinin yeni harflerle sadece pek azının yayımlanmış olmasıdır. Bu durum Hâmit’in eserlerinin zamanla okunmaması ve unutulmasına yol açmış ve ününü sadece yazmış olduğu Makber şiirine borçlu duruma gelmiştir.
  Türk edebiyatının ilk pastoral şiiri Sahra’nın da sahibi olan şair, fıkraları ve espri anlayışıyla da bilinmektedir. Yeni alfabenin kabulünden sonra "Hâmid" olan soyadı "Hâmit" olunca: "bu yaştan sonra ismimizin sonuna bir de it eklediler" diye sitem etmiştir.
  Yaşamı boyunca aşkları hiç eksik olmamıştır. Karısı Fatma Hanım’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirmek için Makber’i yazmış olan Hâmit, bundan kısa süre sonra hayatını başka aşklarla şenlendirmeyi bilmiştir. Hâmit’in kendi içindeki çelişkileri bu şekilde davranışlarına yansıttığını da söyleyebiliriz. Fatma Hanım’ın ölümünün ardından söylediği "sen öldün, ölüm güzel demektir.” sözü karısına duyduğu bağlılığı gösteriyor olsa da ölümden altı ay sonra tekrar evlenmesi herkesi şaşırtmıştır. Bu durum üzerine neden tekrar evlilik yaptığını soranlara Hâmit’in cevabı “ben üzüntümden ne yaptığımı bilmiyorum ki.” olmuştur.
  Kim ne derse desin sevdiklerini ölümsüzleştirmeyi layıkıyla başaran Hâmit, Makber şiiriyle gönüllerde taht kurmuştur. Kullanılan dil biraz ağır olsa da yanı başında olmadan, yitirilen yakınlar için olan hislerini gönülden dile getirmiştir. Metafizik ürpertiyi gerek yoğun duygularla gerekse aşırıya kaçmadan yazıya dökmesi şiirin bir tabiat eseri gibi görülmesine yardımcı olmuştur. Hâmit’in Makber şiiri Mevlana’nın da söylediği gibi “akıl, aşkı anlatmada çamura saplanmış merkep gibidir.” sözünü doğrular niteliktedir.
 Günümüzün postmodern anlatımını, okuyucusunu alaya almayı belki de eserlerinde ilk kullanan şairlerden biridir Hâmit. Bugünden bakınca bu eserler eskimiş ve mazide kalmıştır. Geçmiş tecrübelerden ders almadan sadece günümüz eserlerine göz attığımızda anlama ve yorumlama konusunda hep biraz eksik kalacağımız doğrudur. Hâmit’in eserleri yeni okumalarla daha iyi anlaşılacak ve edebiyat tarihimizdeki yerini kazanacaktır.

**

18 Mart 2013 Pazartesi

İnceleme: Tevfik Fikret ile Çocuk Şiirinin Gelişim Aşamaları



Edebiyatımızda pek az şair, tabiat ve mizacını Tevfik Fikret kadar şiirine yansıtabilmiştir. Sevgi ve nefretleri, sevinç ve kırgınlıkları, umut ve bezginlikleri, onur ve gururu, şiirlerinde derinden hissedilir. Bu yüzden Fikret’in kişiliğini iyi tanımamız gerekir.
Tevfik Fikret bugünün küçükleri yarının büyükleri ve ülkenin geleceğidir diye düşünerek çocuklara ve gençlere ayrıcalıklı bir önem vermiştir. Ülke kalkınmasında bu dinamik kitleye önemli misyonlar yükleyen Fikret, özellikle modern bir eğitim sistemine ihtiyaç duyulduğuna işaret etmiştir. Bu açıdan şiirlerinde; çağdaş, gerilikten uzak hurafelerden arındırılmış bir eğitim anlayışının çocuk ve gençler üzerinde yaratacağı olumlu etkiye dikkat çekmiş ve öğretmenliği boyunca da görev yaptığı eğitim kurumlarında bu ilkeleri yerleştirmek istemiştir. Bu perspektiften bakınca, çocuk ve gençlerin modern eğitim bilgisi ve en önemlisi sevgi ile donatılmaları gerektiğine inanan şair, onlara sürekli ulvî değerleri hatırlatmış; çalışmanın önemine, güzel sanatların gereğine önem vererek “yarının küçük güneşleri” ne ülkenin aydınlatılması konusunda sahip olmaları gereken ülkülerini şiirlerinde bir bir iletmiştir. Bu örneklerde de görüldüğü gibi Fikret, gençliğin toplumdaki yerini ve önemini kavrayan, çocukların eğitiminin her şeyden önce gelmesi gerektiğini savunup bunu şiirlerinde de belirten ilk şairimizdir.
Şermin, Tevfik Fikret’in hece ölçüsüyle, kolay anlaşılır yalın bir Türkçe ile çocuklar için yazdığı şiirlerden oluşan bir kitaptır. Bu kitapta yer alan şiirlerinde, Tevfik Fikret, küçüklere aydınlık ve ilerici bir dünya görüşünü ileterek çocukları çalışkanlığa, doğruculuğa, kardeşliğe, insanları sevmeye yönlendirmek istemekte, onları iyi birer insan olmaya hazırlayacak duyguları işlemiştir. Bunu yaparken de çocuk ruhunu ve çocuk dünyasını çok başarılı bir şekilde yakalamıştır. O dönem ders kitaplarında okutulan bu şiirler birçok insanı çocuk şiiri yazmaya yöneltmiştir. Bu şekilde "çocuk şiiri" alanında, sonraki kuşaklara öncülük etmiştir.
Tevfik Fikret, kendisine esin kaynağı olan oğlu Haluk ile ilgili şiirlerin bir kısmını kendi el yazısıyla basılan Haluk’un Defteri adlı kitabında toplamıştır. Kitabın birinci kısmında Fikret, oğlu Haluk’a seslenerek onu yurdunun kalkınması ve özgürleşmesi için çalışıp gerçeklerden ve bilimden şaşmayarak aslı olmayan bilgilere inanmaması gerektiğine dair, yapılan haksızlıklara ve eşitsizliklere sessiz kalmaması konusunda öğütler verir. Haluk’un Defteri geleceğe umutla doludur. Fikret, bu şiirlerde gelecek kuşakların zamanın kötülüklerini yeneceğine dair inancını göstermiştir.
Tevfik Fikret, çocukların yalanlarla hurafelerle değil, bilimle, müspet doğrularla büyütülerek cesaretli birer birey olmalarını istemektedir. Haluk’un Amentüsü adlı şiirde bilim ve tekniği boş inançları yıkmakta önemli bir adım olarak görür. Çünkü Fikret, karanlığı batıl inançların değil aklın gücünün aydınlatacağını savunmaktadır. Çocukların sevgiyle büyütülmesi ve dini konularla gözlerini korkutmak yerine onlara doğru yolun gösterilmesi gerektiğine inanmaktadır. Şairin Ezan şiirinin de değeri bu açıdan yüksek ölçeklidir.
Fikret, Promete adlı şiirde, aydınlığa ve bolluğa susamış olan halkı mutluluğa eriştirmek için miskinliği bilim ve sanattan alınan güçle kırarak, milleti çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak atılımcı gücün bilgili ve kültürlü gençler olduğunu düşündüğünden, gençlerin Yunan Mitoloji kahramanını örnek almalarını ister.
Tevfik Fikret’i en çok yoksul ve kimsesiz çocuklar düşündürür. Onun acıma duygusu ve insancıllığı en çok onlar için yazdığı şiirlerde ortaya çıkar. Bir ramazan akşamında aç, susuz, sefil bir vaziyette, yağmur altında dolanan çocuk, Fikret’in merhametiyle birleşince anlamsal bir güç kazanmıştır. Ramazan Sadakası, Hasta Çocuk ve Haluk’un Bayramı adlı şiirler bu durumun en açıklayıcı örnekleridir.
Tevfik Fikret, çocukların eğitiminden başka onların ruhsal durumlarını da önemseyerek Keman şiiriyle onların ruh sağlığına da dikkat çekmiştir.
Fikret, çocukları “bugünün küçükleri, geleceğin büyükleri” olarak değerlendirerek onları önemsemenin ülke gelişimine katkı sağlayacağını düşünmüş ve böylelikle çocuklar için ayrı bir edebiyatın var olması gerektiğini savunarak büyük bir atılımda bulunmuştur. Hayatın
gerçekleri ile onları yüzleştiren ve onlara, dünyayı çıplak gözle göstermeye
gayret eden Fikret, Ziya Gökalp’in dile getirdiği “hayatın en tatlı çağı
çocukluktur” (Enginün, 1998:390) düşüncesinden hareket ederek, onları bu
çağdan sonra gelecek zorluklara hazırlamayı, bu küçük ama ruhları büyük
değerleri, medeniyetin bütün nimetleri ile kucaklaştırıp yaşamının sonundaki
teselliyi bu şekilde sağlamayı istemiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şairi; “Türkçede “nesil” ve “gençlik” kelimelerine ilk defa hakiki
değerini veren” (Tanpınar, 1995:525) kişi olarak nitelendirmesi, bu açıdan
dikkate değer bir özelliktir.
Tevfik Fikret’in Ferda adlı şiiri Servet-i Fünun döneminin en nadide gözbebeğidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün de inkılâp ruhunu Tevfik Fikret’ten aldığını söylediği ve Ferda şiirinin Atatürk için ayrı bir önem taşıdığı herkesçe bilinmektedir.
Tevfik Fikret’in eşitlikçi ve özgürlükçü tutumu yadsınamayacak derecede önemlidir. Fikret, kız ve erkek arasında hiçbir fark olmadığını, fırsat eşitliği olması gerektiğini savunmuştur. Kızların gelecek hayatlarında anne olacaklarını da göz önünde bulundurarak temel eğitim hakkından en başta onların yararlanması gerektiğini düşünmüştür. Bir Kız Mektebi adlı şiiri bu konudaki düşüncelerini açıkça ortaya koymuştur. Kızları çiçek olarak görerek onların toplumdaki yerinin ne derece önemli ve hassas olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Şair bu şiirinin başında “kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkûm etmiş demektir; hüsranına ağlasın!” şeklinde hitap ederek kızlara verilen değerin topluma yön vereceğini belirtmiştir.
Tevfik Fikret, küçük yaşta bile büyük işler yapılabileceği; ancak sorumluluk duygusuyla çalışmanın ve cesur olmanın gereği üstünde durmuştur. Çünkü bu yaklaşımın, çocuğun kendini tanımasına, kişiliğini geliştirmesine katkıda bulunacağı görülmektedir.
Görüldüğü üzere Tevfik Fikret, çocuk ve gençlerin hayatını önemseyerek onların sağlıklı, eğitimli ve bilgili birer yetişkin olmaları için şiirleriyle yol göstermeye çalışmıştır. Eşitlikçi ve özgürlükçü yanıyla muhafazakâr kesimin eleştiri oklarını üzerine çekmiş olsa da o kendi yaptığı işin arkasında durmuş ve inzivaya çekildiği anlarda biraz kırgın da olsa yine de kendi doğru bildiklerinden şaşmadan yoluna devam etmiştir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

İnceleme: Satır Aralarında Bülent Ecevit

   Politik kimliği ile hafızalarda yer edinen Bülent Ecevit’in edebî kişiliği de yadsınamaz. Küçük yaşlardan itibaren edebiyat ve sanata ilgi duyan Bülent Ecevit, henüz çocukken şiir yazmaya ve okumaya olan eğilimi ile dikkatleri üzerine çekmiş, değerli bir devlet adamıdır.
   Bülent Ecevit, büyük Hint şairi Rabindranath Tagore şiirleriyle 15 yaşındayken tanışmıştır. Ecevit’in ilk okuduğu Tagore şiir kitabı “Bahçıvan” olmuştur. Sayfaları çevirdikçe Bengalce yazan bu Hintli şairin sözcüklerinin ruhuna işlediğini fark eden Ecevit, aynı şairin “Postane” adlı piyesini okuyarak kendisindeki Tagore etkisini perçinlemiştir. Geleneksel Hint şiirinin son büyük temsilcisi olarak dillendirilen Tagore’un şiirlerinde ince bir lirizmle mistisizm harmanlanmıştır.
   Henüz 16 yaşındayken Tagore’un Gitanjali adlı Nobel Edebiyat ödüllü destanını 10 gün gibi kısa bir süre içerisinde ustalıkla çevirmesi dikkatleri üzerine çekmiştir. Bunun üzerine Tagore çevirilerinden ilk teklifini alan Ecevit, ilk parasını bu şekilde sanattan kazanmıştır. Hint felsefesi ve edebiyatının tadına varmaya başlayan Ecevit, henüz İngilizcesini okurken bile içinde çevirme hissinin uyandığını, ancak şiirin nesre dönüştüğünde büyüsünden bir şeyler kaybettiğini düşündüğünü dile getirmiştir. Bu nedenle çeviriye girişirken bunu doğrudan doğruya şiir diliyle aktarmayı arzulamıştır. Bu durum da henüz 16 yaşındayken çevirdiği bu kitapta yer alan dizelerin, onu ömrü boyunca etkisi altında tutmasının en temel sebebidir. Tanrısal aşka yaslanan ve lirik üslupla ‘mistik bir ağıt’ gibi kaleme alınan ilahiler, aynı zamanda Ecevit'in edebi duyarlılığının alt yapısını oluşturmuştur. Ecevit’in edebiyat ve sanata olan ilgisi tüm yaşamı boyunca devam etmiş, fakat onun yaşamını belirlememiştir.
   Tagore’dan etkilenerek lise yıllarından itibaren şair olmak istediğini söyleyen Ecevit, sürekli şiir okuyup yazarak kendini geliştirmiş; yazdığı şiirler de çeşitli makalelerde yayınlanmıştır. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl şiirlerini çok beğenen Ecevit’in şiir tutkusu Tagore hayranlığı ile biçimlenmiştir. Siyaset hayatı boyunca kimi zaman övgüyle, kimi zaman alay eşliğinde Ecevit’e “Şair Başbakan” unvanı yakıştırılmıştır.
   Sanatın ve sanata önem vermenin çok yoksul ülkeler için bile lüks sayılmaması gerektiği kanısında olan Ecevit, bu düşüncesini “sanatla ilgili insanların düşünce yeteneğini, yaratıcılığını, duyarlılığını geliştirir ve bunlar geliştikçe bir toplumun kalkınması hızlanır, yaratıcılığı artar, mutluluğu artar ve kendi iç uyumu olgunlaşır” sözleriyle dile getirmiştir.
   Bülent Ecevit’in Tagore’a olan ilgisi onu, Tagore’un hukuk eğitimi için gitmiş olduğu Londra’ya kadar sürüklemiş ve burada boş zamanlarını Bengalce ve Sanskritçe öğrenimine ayırmasına aracı olmuştur. Bengalce’yi öğrendikçe kendini Tagore’a daha yakın hisseden Ecevit, kendi ricası ile o dili Tagore’un Gitanjali adlı eseri ile öğrenmeye başlamış ve şairin 9 şiirini Bengalce orijinalinden çevirme fırsatı bulmuştur.
   İlerleyen yıllarda Bülent Ecevit’in CHP’den milletvekili adayı olması onu, siyasetin göbeğine sürüklemiş ve zorlu zamanlarda Hint felsefesine, Tagore’a sığınıp, Gitanjali’den kendi çevirdiği dizeleri okuyarak rahatlamasına temel oluşturmuştur. “Felsefesiz bir toplum, yönünü, yolunu bulamayan bir toplumdur” diyerek bir ulusun çağdaş olmasının en önemli niteliğinin bir felsefe edinmekten geçtiğini belirtmiştir.
   Ecevit’in şiirleri Hint felsefesiyle hayat bulmuş ve Tagore’un şiirleriyle beslenmiştir. Bülent Ecevit olumlu, gerçekçi, çağına yakışan bir düşünce adamın simgesi olurken, Karaoğlan kişiliğiyle de eylem adamıdır. “Sosyalist gerçekçilik dışında sanat olmamalıdır” görüşünü savunanlara, sanata ve sanat görüşlerine siyasal bir sınırlama getirilmemesi kanısında olduğunu belirtmiştir.
   Gelgelelim, Bülent Ecevit şiirleri yoğun lirizmden yoksun görünse de taşıdığı her bir duygunun felsefesi vardır. “..eski ırmak izlerinde akar yiterim kumlarla..” Öyle ki, Jeolog adlı şiirinden alınmış bu dizede de göründüğü gibi gerektiği zaman okuyucu tam kalbinden vuracak satırlara imza atmıştır. Dolaylı anlatımlardan özenle kaçtığı gözlemlenen Ecevit’in şiirlerinin doğrudan insanın içine işleme nedeni duyguların gereksiz sözcüklerden arındırılarak şiirlere yansıtılmış olmasıdır. Oldukça yalın bir dille yazılmış şiirlerinde bile Ecevit’in kalbinin temizliği tüm görkemiyle gözler önüne serilmektedir. Gerek söz sanatlarından gerekse uyak-redif kalıplarından arındırılmış şiirleriyle dar bir kesime değil, geniş kitlelere hitap eden bir şiir anlayışı vardır. Hiç kuşkusuz, Pülümür’ün Yaşsız Kadını adlı şiiri Ecevit’in sosyal görüşünü doğrudan yansıttığından en çok ses getiren şiiri olmuştur.
   Ecevit şiirlerindeki değişmez özellik tüm şiirlerin sade bir dil ve yalın bir üslupla, bir felsefe dâhilinde yazılmış olmalardır. Bu felsefe de Ecevit’in Tagore’a olan ilgisi ile pekişmiştir.
   Kendi hayatındaki mütevazı tavırlarının, şiirlerine de yansıdığı görülen Ecevit, tüm yaşantısı boyunca sadelikten yana olmuştur. 
**

1 Ekim 2012 Pazartesi

İnceleme: Bir Şiir Adamına KADINCA Bakış


Sunay Akın ilk şiirini, henüz 9 yaşındayken Meteoroloji Müdürlüğü'nde çalışan bir memurun kızına yazmıştır. Yazdığı bu akrostiş şiiri evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazmıştır. Akın, kız balkona geldiğinde bu şiiri görsün diye odunluğun kapısını açsa da bir türlü görülmesini sağlayamamıştır. Şair sıfatına ulaştıktan sonra Sunay Akın çocukluğunun geçtiği Trabzon'a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte üstünde şiirin yazılı olduğu kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Bu şekilde şairin yazdığı ilk şiir kaybolmuş ancak bir sobanın içinde kütürdeyen odunun anlatıldığı şiir olan yayınlanan ilk şiirine ilham kaynağı olmuştur. İlk şiir kitabı 1989'da "Makiler" adıyla yayınlandı. Arkadaşlarıyla birlikte 1989'da Yeni Yaprak şiir dergisini ardından, 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı. Adını Cemal Süreyya'nın koyduğu bu kitabı "Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı" izledi.
   Anlık ilhamlara dayanan ve genellikle kısa olan şiirleri, Orhan Veli'nin şiirindeki bazı özelikleri günümüzde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ayrıca, bu tür şiirlerde genellikle rastlanmayan, yumuşak, lirik bir tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi öğelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreyya'nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir. Cemal Süreya, Sunay Akın şiirlerinde düşünce lirizminin yoğun olarak hissedildiğini öne sürmektedir. Sunay Akın, Garip’le İkinci Yeni’yi birleştiren bir tavır içinde olup rasyonel öğede de hüzün arayan bir şairdir. En belirgin özelliği şiiri düz yazıya yaklaştırarak düşüncelerini okuyucusuyla konuşur gibi yazıya dökmesidir.
   Sunay Akın'ın kelimelere yüklediği anlamdır beni kendisine çeken. Şiirin örtüsünü aralar ama kelimelere cesurca dalmaz; çünkü mütevazıdır, kimseyi kırmak istemez. Şiirlerini düz yazıya yakın biçimde yazması onun belki de daha içten görünmesinin asıl sebebidir; çünkü okuyucuyla kendisi arasına bir duvar örmez, kendini sıradanlaştırarak sade bir dille anlatır aklındakileri. Bazı kişiler Sunay Akın şiirlerinin sadeliğin doyurucu zirvesine ulaşamadığını söylemektedir. Bunun sebebi belki de şiirlerinde tıpkı Garipçiler gibi sıradan öğelerden yararlanması ve kendini uyak, redif düzeninden uzak tutmasıdır. Yüzeysellikle sadelik arasında bir geçiş özelliği taşıyan şiirlerin duru bir dille yazılmış olmasıdır şairin öne çıkan özelliği. Öte yandan, çokça okuduğum halde pek aklımda tutamadığım şiirlerin şairidir Sunay Akın ve bazı şiirleri gerçekten de yüzeysel bir görünüme sahiptir sanki zorla yazılmış gibi.
   Genelde şiirlerinin kısa olduğu dikkat çeken şairin uzun şiirlerinde uyumlu bir bütünlük sağlanamamıştır. Aslında diğer bir bakış açısına göre Sunay Akın şair olduğu için şiiri ıskalamaktadır. Radyo ve televizyon programlarıyla sıkça gündeme gelmesi ve katıldığı programlarda çok konuşması ve çarpıcı dizeler kullanarak okuyucuyu etkilemek istemesiyle öne çıkmaktadır. Bu durum onun popüler olmaktan ne kadar zevk aldığını gösterse de anlatacak bilgi birikiminin olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Sıra dışı olmaya çalışan ancak düşünsel temeli ile ulusal-solcu geleneğin dışına çıkamayan entelektüel erişkinliğe ulaşamamış biri gibi görülse de tipik "aydın olma hali" ile elit bir duruş sergiliyor.
   Şiir içten gelmeli, geldiğini belli etmeli yoksa ruhsuz bir yazındır, alt alta kurulan devrik cümleler ve kullanılan kafiyelerdir, şiiri şiir yapan yazının teknik niteliği değil, barındırdığı ruhtur. Sunay Akın, ne kadar yetenekli olursa olsun, kendi kendini yeterli gördüğü ya da popüler olmaktan duyduğu hazdan şiirin o doyumsuz lezzetine ulaşamamaktadır. Bu nedenle Sunay Akın bence bir şair değil, bir şiir adamı olarak değerlendirilmelidir.
   Beğenelim veya beğenmeyelim çocuk ruhunu hiç yitirmemiş bir adamdır Sunay Akın. Göztepe’deki Oyuncak Müzesi, Sunay Akın’ın düşleyip de kurduğu, içinde yüzlerce eski oyuncağın sergilendiği, dünyanın en önemli üçüncü oyuncak müzesidir.