özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2019 Çarşamba

Psikoloji: Kişisel Sınırlar



Sınırlarınız sizin kişiliğinizi belirler. Sınır kelimesi ilk başta belki sizi kısıtlıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bu durum oldukça normaldir. Sonuçta sınır kelimesi oldukça geniş bir kavramdır. Sınır dediğimizde en genel haliyle aklınıza dünya haritası gelebilir. Her ülkenin sınırları keskin bir şekilde çizilmiştir. Aynı şekilde harita belirli bir ölçekte düzenlenerek o ölçüye uygun sınırlar içerisinde gösterilmiştir. Somut olan sınırları göstermek ve açıklamak kolaydır fakat soyut olan sınırları çizmek fazlasıyla zor olabiliyor bazen. Kişisel sınırlarımızı belirlemek gibi. Kişisel sınırlarımız bizim özgürlük alanlarımızdır aslında. Her ne kadar sınır kelimesi bizi kısıtlıyormuş gibi hissetsek de aslında kişisel sınırlarımız sayesinde özgürleşebiliriz.

Hayatta ilk deneyimleri aile yaşantımızda elde ediyoruz. Dünyaya dair pek çok kavram da burada öğreniyoruz. Anne-baba-çocuk arasında kurulan güvenli bağ, sağlıklı bir benlik bilincinin oluşmasına ve kişinin kendini değerli, önemli hissetmesine yol açar. Benlik bilinci, sizin çevre tarafından algılanma biçiminiz, ne olduğunuz ve ne olmanız gerektiği ile ilgili düşüncelerdir. Benlik algısı ise benlik bilincini kendinize özgü değerlendirmenizdir.

Olumlu bir benlik algısı geliştirmek için öncelikle kendimizi tanımamız, kendimizi olduğu gibi kabul etmemiz, kendimizi ifade edebilmemiz, kendimizin farkında olarak sağlıklı sosyal ilişkiler kurabilmemiz gereklidir. Kişisel sınırlarımızı koruyabilmek için bir öncelik sıralaması yapmamızda fayda vardır. Kimseyi kırmayayım diyerek herkesin her teklifini kabul etmeniz veya herkesin isteğini yerine getirmeniz sizi daha sevilen, daha sosyal ve özgüvenli bir insan haline getirmez. Aksine kendinizi daha yorgun, üzgün, başkalarına bağlı/bağımlı hissetmenize neden olur. Daha çok sevilmek, sayılmak, huzur ortamında yaşamak, çatışmadan uzak kalmak uğruna gözden çıkardığınız sınırlarınız sizin hapishanenize dönüşür. “Hayır” diyemediğinizde özgür değilsinizdir. Yaşamınızın ipleri başkalarının elindedir. Hayatınızdaki herkes iplerinizden çekiştirerek oradan oraya savuruyordur sizi. Ne bir yere ulaşabiliyorsunuzdur artık ne de kim olduğunuzu ve aslında ne istediğinizi düşünecek gücünüz kalmıştır.

İdeal sınırı bulmak çok önemlidir. Sınırlar, katı kurallar ve prensipler değildir. Başkalarına ördüğünüz duvarlar da olamaz. Sizi ulaşılmaz değil, sağlıklı ve mutlu kılmak üzere işlevsel olmalıdır sınırlarınız. Birini reddederken öncelikle niyetinizden emin olun. Gerçekten yapmak istemediğiniz bir şeyi mi geri çeviriyorsunuz, birinin canını sıkmak-haddini bildirmek için mi yoksa insanları reddedebildiğinizi kendinize kanıtlamak istediğiniz için mi öyle davranıyorsunuz? Bu ayrımın farkında olmak çok işlevseldir.

Kendinize verdiğiniz sözlerde ve sınırlarınızı belirlerken çevrenizdekilere verdiğiniz cevaplarda tutarlı olmak çok önemlidir. Bir gün kesinlikle karşı çıktığınız bir kararı ertesi gün güle oynaya kabul ediyorsanız davranışlarınızdaki çelişki önce kendinize olan inancınızı daha sonra ise sosyal ilişkilerinizdeki tutarlı imajınızı zedeleyebilir. Bu nedenle sınırlara sahip çıkma arzunuzu irade gücünüzle taçlandırmanızda fayda olacaktır. İkna edilebilir olmanız, sizin sınırlarınıza sahip çıkamadığınızı gösterir.

“Özgürlük”, sınırsız olmak demek değildir;  tam tersine net ve güçlü sınırlara sahip olabilmenizle ilgilidir. Yani gerçekten evet demek istemediğiniz durumlara “hayır” diyebildiğiniz ölçüde özgürlük alanınıza sahip çıkarsınız. Özgürlük ve özgüven, sadece yaşam kalitenizi yükseltmez, özel ilişkilerinizden sosyal ilişkilerinize, iş hayatınızdan ev hayatınıza kadar bütün alanlarda kendinizle ilgili çatışmalarınızı ve çekişmelerinizi onarır. Çünkü insan başkasıyla çatışırken bile aslında sadece kendisiyle kavga ediyordur. Değersizlik hissiyle baş edebilmenin temel yollarından biri dışarıdan gelecek hiçbir onayın beklentisi içine düşmemektir.

Fazla beklenti, kişiyi mutsuzluğa iten temel sebeptir. Bu durum her yerde; iş hayatında da ikili ilişkilerde de sosyal yaşantıda da geçerlidir. İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış iradenizle ve özgüveninizle kendi kararlarınızı alabiliyor olmanız çok değerlidir. Özgüven ve irade, varlık ve benlik sınırlarının korunması, sağlıklı bir insan psikolojisi ve kaliteli bir yaşamın sürekliliği açısından üzerinde çalışılması gereken iki değerli faktördür.

Bu nedenle sınırlarınızı bilmek, sizi özgürleştirir. İnsanları reddetmek sizi sevilmeyen, istenmeyen birisi haline getirmez. Tam tersi kendini bilen, önceliklerini doğru sıralamış, prensipli ve tutarlı biri olduğunuzu gösterir ve sizi görünmeyen ama sizi yıpratan fazla yüklerinizden kurtarır.



Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist U. Sezin Çelikkanat Mısırlı


**

20 Aralık 2012 Perşembe

İnceleme: İçimdeki Duygu Asena



   Zamanında değerinin tam olarak anlaşılamadığına inandığım yazarların başında gelir Duygu Asena. Gerek kitapları, gerek gazete yazıları, gerekse siyasî düşünceleri benim hayat görüşümü oldukça etkilemiştir.
   Duygu Asena denildiğinde akla ilk gelen ‘feminizm’ oluyor; ancak feminizmin yeteri kadar anlaşılamadığına inanıyorum. Duygu Asena her ne kadar kadın- erkek eşitliğini savunmuş olsa da bu durum onun, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan bazı karşıt görüşlü kişiler tarafından ‘erkek düşmanı’ olarak nitelendirilmesine yol açmıştır. Öte yandan, feminizm şans eşitliği ve insan haklarının temeli olan sosyal adaleti özetleyen bir kavram olduğuna göre aklı başında olan her insanın feminist olması gerekir. Sonuçta Duygu Asena kadın ve erkek aynıdır dememiştir, kadın ve erkek birbirinden farklıdır. Farklılık ve eşitlik kavramları birbirinden ayrı olduğu halde, bazı anlamaya kafa yormayan kişiler tarafından bu ayrım anlaşılamamıştır.
   Genetik bilimcilerin yayınlanan bir araştırmasını Duygu Asena kendine özgü yorumuyla şu şekilde değerlendirerek dikkatleri üzerine çekmiştir: “Araştırmaya göre, evrimin en tepesinde kadın yer alıyor; yani kadın dünyanın en gelişmiş yaratığı. Bilim adamlarına göre evrimin sıralaması nasıl mı? Şöyle: goril, şempanze, gelişmiş maymun, erkek ve en son kadın. Belki de bu yüzden kadın içgüdülerini kontrol etmesini biliyor, mesela tahrik olsa da, tecavüz etmiyor! O, şiddet yanlısı, tahripkâr, sadece erkek olduğu için kendini üstün zanneden ve kadını ikinci sınıf gören, yasaları da ahlak kurallarını da iki cinsiyet için farklı algılayanlar kabul etmeliler ki, onlar içgüdülerine göre yaşıyorlar, onlar evrimlerini ne yazık ki henüz tamamlamamış bulunuyorlar". Bu açıklamadan da görüldüğü üzere Duygu Asena kadın ve erkek arasındaki düşünce ayrımını kısa ve öz bir biçimde ortaya koymuş ve bu düşünceye nereden vardığını da çok net bir biçimde ifade etmiştir. Ona göre bir seks objesi olarak görülmekten şikayet eden bir kadına karşı, cinsel performansından endişelenen bir erkek vardır.
    Duygu Asena’nın bence insanlar üzerinde en çok etkisi olan kitabı Kadının Adı Yok isimli kitaptır ki; bu kitap zamanında Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından yasaklanmıştır. Oysa kitapta anlatılan temel fikir kadınların kendi özgürlüklerini araması ve kendi haklarını savunmasıydı. Kürşat Bumin 1 Ağustos 2006 tarihinde Yeni Şafak Gazetesinde yayınlanan köşe yazısında töre cinayetlerinin haber olarak yayınlanmasını, dayak yiyen kadınların karakola başvurmasını, genç kızların babalarına, ağabeylerine, sevgililerine karşı seslerini yükseltebilmelerini; Duygu Asena’nın yazdıklarının olumlu etkileri olarak nitelendirmiştir. Bumin’e göre Duygu Asena, binlerce kadının aklına ve hayatına ışık katmıştır. Buradan da anlaşıldığı üzere bugün Türkiye kadın hakları konusunda az da olsa ilerleme kaydedebilmiş ve yaygın basın organları konuyu ciddiye alıyorsa bunda Duygu Asena'nın çabalarının payı büyüktür; fikirlerini kabul eder veya etmezsiniz, kendisini sever veya sevmezsiniz ama o kadınların sesi olmayı başardığı için büyük saygıyı hak etmektedir. Duygu Asena Türkiye’de yaşayan kadınların ilk başkaldırışlarından birine liderlik etmiştir. İnsanların dile getirmeye çekindikleri, cesaret edemedikleri durumları açık seçik anlatarak özellikle kadınların doğruyla yanlışı ayırt ederek kabuklarını kırmalarına yardımcı olmuştur. Duygu Asena ilişkilerin içine demokrasiyi sokmuş olan kişidir. Gerek iş yaşantısında gerekse romantik ilişkilerde kadınların hakkını araması gerektiğini sonuna kadar savunmuş ve onlara yol göstermiştir.
   Olaylara dar açıdan bakmayı pek seven halkımız Duygu Asena’nın “feminizmini” erkek düşmanlığı olarak yorumlamasının belki bir sebebi de feminist düşüncelerin kadınlar arasında yaygınlaşarak gözü kapalı yaşayan kadınların gerçeklerin farkına vararak değişmesinin erkeklerin hoşuna gitmemesidir. Çünkü onu erkek düşmanı olarak tanımlayan kesimin çoğunluğunu erkekler oluşturmaktadır. Oysaki O, kadınların üzerindeki baskıları hafifletmeyi kendine görev edinerek kadını sadece kadın bedeni olarak gören zihniyetleri değiştirebilmeyi amaçlayıp kadınları ayakları yere sağlam basan kişiler olarak görebilmeyi arzulayan biriydi. Onun bütün bu mücadelelerinin temelinde “kadının kurtuluşu kendindedir” düşüncesi yatmaktadır.
   Duygu Asena’nın evliliğe karşı bir tutum içinde olduğunu düşünenler için ise aşkın bir görme kusuru olduğunu ve evliliğin ise bunun tedavisi olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü aşk bir ihtiyaç, sevmek ise bir sanattır ve her zaman sevdiklerimizi yapamayabiliriz ama yaptıklarımızı sevebiliriz.
   Öyle sanıyorum ki Türk toplumunda kadınların yeri Duygu Asena’dan öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılmalıdır. O, kadınların kendilerini sevmesini amaçlamış ve güçlü olmaları için kimseye muhtaç olmadıklarını göstermeye çalışmıştır. Eskiden belki kadının adı yoktu ama şimdi var; bu kez de ne hazindir ki Duygu Asena yok.