Bazen ne yaparsan yap olmaz. Oldurmaya çalışma o zaman. Bırak, olmasın. Olmadığıyla kalsın.
Bazı cümleler "bazen" ile başlar bazen, devamı gelmez. Tıkanıp kalırsın kimi zaman.
Yüreğimle yazamaz oldum. Hissetmiyorum artık ne acıyı ne de sevgiyi. Bir antidepresan gülümsemesi saklı yüzümde. İçten içe ağlıyorum. Hep içime içime...
İnsanlar alışkanlıklarına sadıktır. Kimisi de ustadır akışı bozma konusunda. Radikal kararlar almak her zaman iyi değildir. Zordur bazen, yıpratır; güç gerektirir. Lakin o güç bende mevcut.
Yokluğuna alıştığınız hiçbir şeyi yeniden hayatınıza alma gafletine düşmeyin. Boş yere ıstırap çekmenin lüzumu yok. Mutluluk veya mutsuzluk, soyut kavramlar bunlar; kendi yarattığımız...
21 Ekim 2016 Cuma
13 Temmuz 2016 Çarşamba
Psikoloji: Geçmişten Günümüze Bağlanma
Harlow insana en çok benzeyen canlılar üzerinde sevgi ve bağlanma deneyleri yaptı. “Çaresizlik kuyusu” adını verdiği bir ortam yarattı. Bu kuyu içinde iki tane robot anne maymun bulunan, boş ve dış uyarıcı etkenlerden izole edilmiş bir odaydı. Robot annelerden birini metalden yapmış, soğuk ve sert demir teller halinde bırakmış ve süt vermesi için yapay bir meme eklemişti. Diğer anneye ise süt vermesi için meme koymamış ancak onu sıcak ve yumuşak peluştan yapmıştı. Başlangıçta yeni doğan ve gerçek annelerinden ayrılan maymunlar her iki anneyle de ilgilenmeyerek çığlık çığlığa ve çaresizlik içinde gerçek annelerini aradılar. Ancak bir süre sonra acıktılar ve metalden olan, süt veren anneye sokularak karınlarını doyurdular. Ne var ki, süt veren “soğuk anne” ile bağ kuramayacak kadar kısa sürdü bu yakınlık, çünkü uyumak için ya da sadece kucağına oturmak için “sıcak anne” olan peluştan yapılma anneye sokuldular. Sadece acıktıklarında soğuk anneye yaklaştılar ve karınlarını doyurur doyurmaz da sıcak annenin yanına giderek tüm zamanlarını orda geçirmeye başladılar. Yani çaresizlik kuyusuna bırakılan maymunlar süt veren soğuk anneye değil, yumuşak sıcak anneye yönelir. Bu yönelim insanın “bağlanma” ihtiyacının güven ile ilişkili bir olgu olduğunu gösterir. Oysa, bu deneye kadar, duygusal bağın oluşabilmesi için, açlık ve susuzluk dürtüsünün tatmin edilmesi gerektiğine inanılıyordu ve bu nedenle de çocuğun, kendisini doyuran kişiye karşı bağlılık geliştirdiği düşünülüyordu. Harlow’a göre bu beklenen bir sonuçtu, emzirme önemliydi ama anne-bebek arasında kurulan bağı açıklamak için yetersizdi. Bu bağ ancak anne ve bebeğin yakın bedensel temas kurmasıyla sağlanabilirdi, yani Harlow sevginin ve bağlanmanın tat alma duyusuyla değil dokunma duyusuyla ilgili olduğunu vurguluyordu. Deneyi çeşitlendirmeye karar veren Harlow, ortama “korku nesneleri” ekledi ve bebek maymunların tepkisini ölçtü; maymunların çok büyük bir bölümü korktuklarında sıcak anneye sarıldı. Bunun üzerine Harlow, bağlanma ihtiyacının yanında “güven” duygusunun önemine de vurgu yaptı. Zavallı yavru maymunların onları sürekli geri çeviren, korkutan ve iten sıcak anneye yine de sıkı sıkı sarıldıklarını tespit etti. Acımasız Harlow, sıcak anneye yüklediği “işkence” programıyla yavru maymunun gözüne aniden hava üfletti, su fışkırttı, demir çubuklarla yavruları yaraladı, içine yavruyu sertçe geri itecek şekilde bir yay yerleştirdi. Tüm bunlara rağmen yavru maymun sıcak annesine geri döndü; onu çaresizce sakinleştirmeye ve onun gözüne girmeye çalıştı. Yavru maymun sıcak annesinin tüm bu reddedişleri karşısında onu terk etmedi, onu bırakıp başka bir yere gitmedi ve tüm tehditleri kendisini ona zorla kabul ettirmesi için birer sinyalmiş gibi algılayıp, sessizce, korku ve ısrarla sıcak annesine sığındı. Başka bir varyasyon olarak bebek maymunları, çeşitli uyaranların olduğu 12 metrekarelik bir odaya yerleştirdi. Sıcak anneyle odada yalnız kalan maymunlar, ilk etapta korkup sıcak annenin yanından ayrılmasalar da daha sonradan etrafı keşfe çıktılar, odada tek başına bırakılan bebek maymunlar ise parmaklarını emdiler, yere kapandılar ve saldırgan davranışlar gösterdiler, ağladılar. Deney sonuçlarından biri, bebeklerin kucağa alınmaya, okşanmaya, kısacası anne sevgisini hissetmeye ve bağlanmaya ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Çocuğun temel ihtiyacı sevgiydi ve bunun ille de anne tarafından verilmesi gerekmiyordu. Bu sonuç eğitim görmüş, bir süre çalışma hayatında aktif rol oynamış, sonra da evlenerek kendini çocuklarına ve kocasına adamış pek çok kadının yeniden iş gücüne katılımında etkili oldu. Deneylere maruz kalan bebek maymunlar ergenliğe girdiklerinde diğer maymunlarla çiftleşmeyi reddetti ve anti-sosyal davranışlar sergilemeye başladı. Çiftleşmek bir yana dişi maymunlar erkeklere saldırdı ve ne erkek ne de dişi maymunlar hiçbir düzeyde birbirleriyle yakınlık kuramadı. Nadiren ve zorla da olsa çiftleşip doğum yapan anneler ise ya bebeklerini öldürdü ya da düzgün bir şekilde bakım sağlayamadıkları için bebekler kendiliğinden öldü. Ayrıca Harlow'un izole ettiği maymunların pek çoğu, depresyona girip kendilerini dış dünyaya kapatarak bir nevi intihara girişti. Harlow hayal kırıklığına uğramıştı çünkü o, bütün deneylerinin sonuçlarını yorumlarken hep sıcak annenin gerçek anne yerine geçeceğini varsaymıştı ama yanılmıştı… Bunun üzerine Harlow yeni bir deney yaptı. Sıcak anneyi hareket edebilen ve sallanabilen bir duruma getirdi. Bebek maymunlar sıcak anneleriyle hem yakınlık kuruyor hem de oyunlar oynayabiliyordu. Bu deneyin sonucunda Harlow, normal bir çocuk yetiştirmek için sadece temasın yetmediğini, “temas, hareket ve oyun oynama”nın bir arada olması gerektiğini tespit etti. Üstelik bu oyun süresi, deney boyunca günde yarım saat ile kısıtlanmıştı. İlerde normal birer ergen olabilmeleri için bebek maymunların günde yarım saat sıcak anneleriyle oynamaları yetmişti. Sadece temas kuran ama oyun ve hareketten mahrum kalan yavrular ise ergenliğe ulaştıklarında antisosyal davranış göstermeye devam ettiler. TANIDIK OLAN GÜVENLİDİR… Bazen insan da Harlow’un maymunlarına benzer şekilde hareket eder, en azından deneyim düzeyinde acılarının kaynağına tekrar tekrar geri döner, “cellâdına âşık olur”. Çünkü insan özünde muhafazakâr bir canlıdır. Kendisine acı ve elem verse de, rahatsız olsa da eski ve tanıdık olanı “güvenli” bulur. Onu iyileştirecek olanı yeni ve“tehlikeli” bulur, değişimden korkar. Çünkü insanlarda “ödüllendirilen davranış” devam eder. “Devamlılık arz eden davranış” da ödüllendirilir, devamlılık arz eden bir davranışın sonuçları başlangıçta öyle görünmese bile “güvenli” bir ödül olarak yaşanır. Belki de acı çekme, uzak kalma veya aşağılanma, gibi davranışlar insanın eninde sonunda sığınacağı, farkında bile olmadan tekrar edeceği “güvenli ama elem veren duyguları”, bir başkasıyla ilişki kurmasına yardımcı olan duygusal lisanı ve bağlanma sitili olabilir. YİNELEME ZORLANTISI… Freud’a göre insan geçmişte başına gelen travmatik bir tecrübe ile ilgili benzer koşulları tekrar yaratıp, tekrar yaşayarak travmanın yol açtığı etkileri gidermeyi amaçlar ve buna “yineleme zorlantısı” yani “geçmişin kendini tekrar etme zorlantısı” adını verir. “Hep aynı şeyleri yaşıyorum!”, “Hep manyaklar bana denk geliyor!”, “O da böyle yapmıştı!” gibi ifadelerle anlam bulan, “iyileşme isteği” ve “tekrarlama saplantısı” olarak bilinen yineleme zorlantısı tıpkı yenilen pehlivanın güreşe doyamaması gibi; tıpkı alkolik ve şiddet uygulayan bir babanın kızının alkolik ve şiddet uygulayan bir koca bulması veya kocasını o hale getirmesi gibi; tıpkı kendisini mutsuz edeceğini bile bile, ebeveynlerine benzer insanlarla ilişki kuran kişinin yaşadığı dram gibi çaresizlikle yaşanır. Özetle insan aslında travmanın olduğu zamanın koşullarını şimdi ve burada yaratıp, travmayı yaşadığı zamanlarda benliğinin olgun olmaması nedeniyle çözemediği bu travmayı bilinçdışı bir iyileşme arzusuyla çözmek ister. Ama travmasını çözebilmek için geçmişteki rollerin dışında yeni rollere girmesi ve farklı yöntemler denemesi gerekir. Bu şekilde travma sonucunda yaşanılan duygular çözümlenebilir, öğrenmeler değiştirilebilir. Ancak kişi yaşadıklarının ve kendine yaşattıklarının farkında olmadığından, davranış örüntülerini değiştiremez, çaresizlikle geçmişteki rolleri tekrar eder, travma çözülemediğinden de aynı durumlar, aynı roller, aynı tema ve aynı duygular tekrar tekrar gerçekleşir. Böylece kişi “travmayı yaratan koşullara benzer koşullar yaratma” işinin hakkını verir ama “davranışı değiştirmek” kısmı başaramaz ve “eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı” atasözünü doğrular… STOCKHOLM SENDROM… “Cellâdına âşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet. İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstahaktır ona her türlü zillet” demiştir Ömer Hayam… Fiziksel, ekonomik, sözel, psikolojik ya da cinsel olsun birçok kadın kocasının ya da sevgilisinin şiddetine maruz kalıyor ama onu terk etmiyor. Şiddet mağduru neden şiddet uygulayan zalim ile özdeşim kurar? İnsan neden kendisini zora sokan, üzen koşulları benimser, kendini savunamaz, çırpındığı bataklıktan kendini bir türlü kurtaramaz ve bu koşulları yaratan nedenleri görmezden gelir, ezenin yanında yer alır? Peki, ama neden? “Stockholm sendromu” olarak bilinen cellâdına âşık olmanın bir öyküsü var: Stockholm’de 23 Ağustos 1973 günü bir soygun olur; soyguncu bir bankayı silahla basar ve içerdekileri rehin alır. Olayı haber alan polis hemen binayı kuşatır. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi “normal” olarak gelişir ama bankanın kuşatması altı güne uzayıp polis de soyguncu da taviz vermeyince rehinelerde ve olayı izleyen halkta “normal dışı tepkiler” ve huzursuzluk baş gösterir. Halk ve rehineler, soyguncuyu sevmeye, polise tepki vermeye başlar. Rehineler polisin bankayı basacağını fark edip soyguncuları uyarır. Olay “Soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” biçiminde yorumlanır. Sonunda kriz, polis baskınıyla çözülür ama yaşananlar “rehinenin rehin alana, kurbanın avcıya, mahkûmun cellâdına âşık olma hali” olarak psikolojiye yeni bir terim kazandırır: Stockholm sendromu… HAYATTA KALMA VE BAĞLANMA İÇGÜDÜSÜ… Bir “zalim” yani soyguncu, bir “kurban” yani rehineler ve bir “gözlemci” yani halk olmak üzere üç rolü içinde barındıran Stockholm sendromunun ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri Harlow’un maymunları gibi “hayatta kalma ve bağlanma içgüdüsü”dür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine şiddet uygulayan, kötülük yapan zalime bağımlı olduğunu hisseder. Zalimin yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini zalimin yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından zalimin şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban tek olumlu ilişkisinin zalim ile kendi arasında olan ilişki ve bağlantı olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla zalimden ayrılması da gittikçe zorlaşır. Hayati tehlikenin var olması, zalimin ara sıra arkadaşça ve yakın davranması, dış dünyadan soyutlanmışlık hissi ve bulunulan ortamdan kaçılamayacağına dair bir inancın varlığı zalimle özdeşleşmeye yatkınlık yaratır. Bu koşullar aile için şiddeti, geçmişin tekrar etme zorlantısını, iyileşmeye ve değişime karşı olan direnci de açıklar. Bu durumlarda şiddete uğramış mağdur kişi, zalimi kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok korkar. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun tarafındaymış gibi davranır. Benzer şekilde, çeşitli şikâyetlerle terapiye gelen kişi koşullarından, duygularından, düşüncelerinden, ilişkilerinden şikâyet etse bile değişime ve iyileşmeye direnir… TRAVMATİK BAĞLANMANIN BELİRTİLERİ… Peki, herkes Stockholm sendromu yaşar mı? Ufak bir iyiliğe karşı bile çok yoğun minnet duyan, şiddeti ve şiddet tehdidini inkar eden, zalime ve kendine olan öfkesinin farkında olmayan, kötüye kullanımı önlemeye yönelik güce sahip olduğuna yönelik bir inanca sahip olan, durumdan ve zalimden ötürü kendi kendini suçlama eğilimi olan, zalimin ihtiyaçlarına karşı aşırı duyarlı olan, zalim şiddet davranışını azaltsın diye onu memnun etme çabalarına giren, dünyayı zalimin perspektifinden değerlendiren, kendine ait bakış açısını kaybeden, kendini de zalimin bakış açısıyla değerlendiren, zalimi iyi biri olarak ya da onu da kurban olarak gören, hayatta kaldığı için ve onu öldürmediği için zalime minnet duyguları besleyen bir kişide Harlow’un maymunları gibi travmatik bağlanmanın tüm belirtileri vardır ve Stockholm sendromuna girmiştir.
Devamı için: https://cemkece.com.tr/m-celladina-asik-olmak.html
Tüm hakları saklıdır © www.cemkece.com.tr
Etiketler:
aşk,
bağlanma,
bilgi,
bilim,
cem keçe,
çaresizlik,
harlow,
horney,
psikolog,
psikoloji,
sevgi,
sıcak anne,
soğuk anne,
stockholm sendromu,
stres,
travma
11 Mayıs 2016 Çarşamba
Psikoloji: Peter Pan Sendromu
Yeni nesil büyümeyi reddediyor. Şimdilerde 25-40 yaş
aralığındaki nesil ev satın almayı, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, kariyer
planı yapmayı bir hayal olarak görüyor. Oysa anne-babaları o yaştayken bunların
birçoğunu yapmıştı
Geçenlerde babamla yemek yedik. Beni en sevdiği restorana
götürdü ve birden, şimdiye kadar özenle uzak durduğu tarzda bir konuşma yapmaya
başladı. Kendimi aile kurmaya hazır hissediyor muydum? Para biriktiriyor
muydum? Birgün bir ev sahibi olmayı düşünüyor muydum? Kariyerimin bir sonraki
adımını planlıyor muydum?
Bu soruları düşünce onun yüzüne boş gözlerle baktım ve tüm
dünyadaki ergenlerin en çok kullandığı o cümleyi kurdum: “Bilmem”
Ancak tek bir sorun vardı; o da artık ergen olmadığım. 34
yaşındaydım.
Babam benim yaşımdayken altı yaşındaki kardeşimi ve sekiz
yaşındaki beni okula götürüyor, oradan işe gidiyordu. Bir evi vardı. Kısacası,
o dönem orta halli bir ailenin sahip olduğu her şeye sahipti.
Ben ise kız kardeşimle birlikte kirada oturuyordum ve açıkçası
kenarda hiçbir yatırımım yoktu. Evlilik ve çocuk sahibi olma konusunda
düşüncelerim ise sadece birer düşünceden ibaretti ve 23 yaşımdaki
düşüncelerimden farksızdı. Benim kariyer planım, babamın dediği gibi bu hafta
sonunu idare edecek kadardı. “Bunlara kafa yormayı düşünüyor musun? Artık 20
yaşında olmadığının farkındasın değil mi” diye sordu.
Açıkçası bundan pek de emin değildim. Birçok açıdan bir
yetişkindim; vergilerimi ödüyordum, oy kullanıyordum, bazı kuruluşlara bağış
yapıyordum ancak umutsuzca yaşımı inkar ediyordum.
Profesör Furied, yetişkinlerin Harry Potter, Açlık Oyunları,
Twilight gibi çocukların ve gençlerin ilgisini çekecek eserleri yakından takip
etmesini yetişkinlikten kaçma isteğine bağlıyor
Hayatımın eşini bulacağımı, hayatımın düzene gireceğini
düşünmüştüm ama öyle olmadı. Bu yüzden 10 yıl önce nasılsa, o şekilde
davranmaya devam ettim. Paramı biriktirmek yerine hepsini geldiği gibi
harcadım. Arkadaşlarımla bir gece daha dışarı çıkmak için kendimi zorladım. Bir
an bile ev almayı düşünmek yerine kiralık evlere paramı harcadım. Hala
büyümemiştim. Sorumsuz ve ergen miydim? Evet.
Geçenlerde yalnız olmadığımı ve benim gibi insanlara verilen
bir isim olduğunu fark ettim: Peter Pan jenerasyonu. 25-40 yaş arasında olup da
uzatılmış bir ergenlik dönemi yaşayan ve evlilik, ev alma, çocuk sahibi olma
gibi sorumluluklardan kaçan bir nesil… Bu konu üzerine çalışan Kent
Üniversitesi’nden sosyolog Profesör Frank Furedi “Bugün toplumumuz, ergenlik
çağında takılıp kalmış kayıp oğlanlar ve kızlarla dolu” diyor. Bu kişiler
genellikle 30 yaşına kadar aileleriyle yaşıyor, evlilikten mümkün olduğunca
kaçıyor ve hayatlarına 20’li yaşlarındaymış gibi devam ediyor.
Peter Pan jenerasyonunun ne kadar yaygın olduğunu anlamak
için sadece istatistiklere bakmak bile yeterli. Örneğin 1970’lerde erkekler
ortalama 24, kadınlar ise 22 yaşında evleniyordu. Bugün ise bu sayı erkeklerde
32, kadınlarda 30’a çıkmış durumda. Son dönemde yapılan çalışmaklar, günümüzde
30’lu yaşlarının sonlarında veya 40 yaşında evlenen kadınların sayısının, 10
yıl öncesinin iki katı kadar fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan birçoğumuz
evliliği tümden reddediyoruz. İngiltere’deki istatistiklere bakıldığında 50 yaş
altındaki kadınların yarısından fazlasının hiç evlenmediği görülüyor.
Benzer veriler ev alma konusunda da geçerli. 80’li yıllarda
ilk defa ev sahibi olanların yaş ortalaması 29 iken günümüzde bu yaş ortalaması
38’e çıkmış durumda. 2025’te ise bu sayının 41’e kadar yükselmesi bekleniyor.
Yeni nesil büyümeyi reddediyor. Şimdilerde 25-40 yaş
aralığındaki nesil ev satın almayı, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, kariyer
planı yapmayı bir hayal olarak görüyor.
Peki tüm bu değişiklikler neden kaynaklanıyor? Neden
günümüzde 25-40 yaş arasındakiler uzatılmış bir ergenlik dönemi yaşıyor?
Bunun sorumlusu olarak ilk başta ekonomik gelişmeleri
gösterebilirsiniz. Artık ev almak eskiye göre çok daha zor. Örneğin
İngiltere’de 20-34 yaş arasındaki 3 milyon kişi ailesiyle yaşıyor. Bu sayı 1997
ile 2011 yılları arasında yüzde 20 artış kaydederek 3 milyona çıktı.
Ancak Profesör Furedi, yetişkinlerin bu “ergenleşmesi”
sorunu için ekonomik gelişmeleri suçlayamayacağımızı söylüyor ve bu durumu
şöyle açıklıyor:
“Geçmiş yüzyılda da birçok ekonomik sıkıntı yaşandı ancak
asıl mesele, bu jenerasyonun kendi içinde sıkışıp kalmış olması. Ekonomik
zorluklarla karşılaşıldığında, parasız kalırsın. Bugün ise insanlar sadece
bahaneler buluyor. İnsanlar kendilerini yetişkin olarak görmekten korkuyorlar.
Yetişkin olmanın iyi bir şey getirmediğini düşünüyorlar. Tüm kültürel değerlerimiz
gençlikle ilişkili ve bundan uzaklaştıkça, daha gergin bir hale geliyoruz.”
Profesör Furedi, yetişkinlerin Harry Potter, Açlık Oyunları,
Twilight gibi çocukların ve gençlerin ilgisini çekecek eserleri yakından takip
etmesini, Simpsons gibi çizgi filmlerin bu kadar meşhur olmasını, bilgisayar
oyunu oynayan yetişkinlerin sayısının artmasını da hep yetişkinlikten kaçma
isteğine bağlıyor ve şöyle devam ediyor:
“İnsanlar çocukça davranışlarını kaygısız olmakla eşdeğer
görüyor. Oysa bunların hepsi korkudan kaynaklanıyor. Günümüzde insanların
gelecekten ve risk almaktan korktuğu bir kültürün içindeyiz. İnsanlar
incinmekten korktukları için başkalarına söz vermekten kaçınıyor. Bunu eve
çıkmak veya biriyle hayatınızı birleştirmek için düşünebilirsiniz.”
Belki de şehirdeki tüm eğlence mekânlarını gezip, ışıkların
yüzümüzdeki çizgileri saklayacağını, genç işi kıyafetlerimizin bizleri 20’li
yaşlarda göstereceğini düşünüyoruz. Belki artık büyümenin vakti gelmiştir. Şu
yaz ayları geçsin, belki büyürüz…
Kaynak: http://www.uplifers.com/gunumuzde-25-40-yas-arasindaki-nesil-buyumeyi-reddediyor/
Uplifers
Etiketler:
25 yaş,
bağlanma korkusu,
ergenlik,
evlilik korkusu,
furedi,
geç ergenlik,
gençler,
gençlik,
peter pan sendromu,
psikoloji,
psikolojik yorum,
sorumluluk korkusu,
uplifers
12 Şubat 2016 Cuma
Psikoloji: Yeme Bozuklukları
Yeme bozukluğu, kökeni duygusal sorunlara dayanan yeme
davranışlarındaki bozukluklardır. Yeme bozukluğu olan kişilerin yemek ve kilo
ile ilgili takıntıları vardır. Bunun yanı sıra bedenleri ve kiloları, gün
içerisinde ne yedikleri, ne kadar yedikleri, aldıkları besinlerin kalori
değerleri günlük düşüncelerinin önemli bir kısmını kapsar.
Yeme bozuklukları yemekle ya da kilodan çok kişinin
duygusal problemlerini yemeği kullanarak dışa vurum şeklidir. Diğer bir
deyişle, problemin temelinde yemek, kalori, kilo gibi kaygılardan çok daha
fazlası vardır. Ancak doğru tedavi uygulanırsa kişiler iyileşebilir.
Yeme bozukluklarının tedavisi genelde oldukça zaman
alır. Kişiler tedavi süresince iniş çıkışlar yaşayabilirler. Yeme bozukluğu
yerleştikçe tedavisi daha zor olacağı için tedaviye ne kadar erken başlanırsa o
kadar olumlu sonuç alınır.
Çocuklarda Yeme Sorunları
Çoğu zaman çocuklarımızla mücadeleler
yaşar, onlarla bebeklikten itibaren pek çok konuda çatışmaya gireriz, ister istemez.
Bu çatışmalardan en belirginidir yemek üzerindeki mücadele.
Çocuklar için yemek gelişimsel bir
basamaktır. Yemek alışkanlığı çocuğun duygu durumuna, bağımsızlığına,
bireyselleşmesine, motor gelişimine, ebeveynleri ile uzun dönem ilişkisine ve
huyunun oluşumuna yol açar.
Yeme sorunları çocuk 1-2 yaşlarındayken
kendini göstermeye başlar. Çocuk bağımsızlığını ilan etme yolunda ilk çabasını
yemek seçerek veya yemeği reddederek dile getirir. Anne telaşlanır, korkar,
kızar ve hatta suçluluk duyar. Böylelikle savaş başlamıştır. Her öğünde bu
tansiyon hissedilmeye, hatta gittikçe şiddetlenmeye başlar. Bir kısır döngüye
giren durum çocuğun gittikçe daha az yemek yemesine yol açacaktır. Daha da
önemlisi bu karşı koyma ve çatışma çocuğun diğer davranışlarına da yansıyacak;
uyku düzeni, tuvalet eğitimi ve istekleri ertelemede ebeveynler güçlük yaşamaya
başlayacaktır.
Bebeklik dönemi (1 yaş) yeme davranışına
bağlı problemleri üçe ayırabiliriz: anne sütünün yetersizliği ve normalin
altında besleme çocuk doktorlarının müdahalesine ihtiyaç duyulacak bir
durumdur. 2. problem özellikle anne sütü almayan bebeklerde rastlanan
gereğinden fazla besleme sıkıntısıdır. Bu durumda annenin suçluluk duygusu ve
sosyokültürel etkilerin önemli olduğu gözlenmektedir. Uzmanların önerisi ilk 6
ay anne sütü ile çoğu beslemek olmaktadır. Diğer taraftan günlük süt veya
besin miktarı da çocuk doktorlarının önerdiği seviyeyi geçmemelidir. Sonuncu
olarak anneler sık sık beslenme sonrası bebeklerin çeşitli yollarla besini
çıkartmasından şikâyet ederler. Bu durumda önerilen yemek öncesi ve sonrası
bebeğin sakin bir ortamda olması, kucağa alınmaması, hareket halinde
bırakılmaması ve öğünün gerekli miktarların üstüne çıkartılmamasıdır.
2-3 yaşlarında yeme problemleri daha sık
meydana gelmekte, anneleri etkilemektedir. Bu yaşlar çocuk için zor yaşlardır,
çünkü bebek kendi özgürlüğünü kazanmaya, bireyselleşmeye çalışmakla birlikte
anne ve babasından da kopmamaya uğraşır. Bu yaşlarda (özellikle 3 yaşında)
bebek bedensel ihtiyaçlarının farkına varır, kaşık, çatal tutarak kendi
beslenme ihtiyacını giderebilir. Anneler için bu durum pek çok açıdan zordur.
Anne bebeğinin kendinden uzaklaşmasından endişe duyabilir.
Bu
dönemde de 3 tür şikâyetle anneler uzmanlara başvurmaktadır:
1. Yemek
seçme
2. Yemeyi
reddetme veya ağızda bekletme
3. Yemek
esnasında ayağa kalkma dolaşma
Çocuklarımız
sosyalleşmeye başladığı andan itibaren onları anaokulları, yuvalara göndeririz.
6 yaşından sonra ise artık okul çağı gelmiştir. Yeme davranışlarında sorun
yaşayan ve bu davranışları artık pekiştirmiş bir çocuğun okul dönemi beslenme
düzenini oturtmak da ebeveynler için güç bir durum haline gelebilmektedir. Bu
nedenle anne-babalara çocuklarının küçük yaşlarından itibaren birtakım görevler
düşmektedir.
Yeme Bozukluklarının Sebepleri
Şişmanlık,
sosyo-kültürel baskılar, vücut hoşnutsuzluğu, mükemmeliyetçilik, diyet yapma,
ergenlik dönemi ve genetik etkiler yeme bozukluklarının başlıca oluşum
nedenlerindendir. Vücut hoşnutsuzluğu ve kilo kaygısı, kişiyi diyet yapmaya
yönelttiği için bulimik semptomları arttırıyor. Diyet yapmak, tıkınırcasına
yeme ve bulimiya başlama riskini arttırıyor. Diyet kurallarını bozma da aşırı
yemeyle sonuçlanıyor.
Ergenlik
döneminde genç kızlardaki yağ dokusunun artması ve erken adet görme gibi
faktörler de vücut hoşnutsuzluğu ve dolayısıyla yeme patolojisi gelişmesini
sağlayabiliyor. Uzmanlara göre toplumdaki bazı gruplar yeme bozukluğu
gelişmesine daha yatkın. Örneğin dansçılar, modeller gibi isleri dolayısıyla
zayıf olması gereken kişiler, psikiyatrik bozukluğu olanlar, ailelerinde
depresyon, yeme bozukluğu ya da alkolizm görülenlerde yeme bozukluğu
hastalıkları daha yüksek oranda görülüyor. Araştırmalar, bulimiklerde alkol,
sigara, kafein ve ilaç kullanımının normalden daha fazla olduğunu gösteriyor.
Hatta alkolikler ile bulimikler arasında geçişten söz etmek mümkün.
Etiketler:
alkolizm,
anoreksiya,
antidepresan,
bulimia,
çocuk,
çocuk psikolojisi,
kalori,
kilo,
kilo takıntısı,
oral fiksasyon,
psikolog,
psikoloji,
psikoterapi,
tedavi,
yeme bozuklukları,
yeme sorunları
4 Şubat 2016 Perşembe
Moda: Jean Kombinleri
Gün kurtarıcısı, başımızın tacı jean pantolonlarımızı Nasıl kombinlersek çarpıcı bir görünüme ulaşırız?
Öncelikle sezon trendi olan yırtık jeanlerinizi boğazlı kazaklarla veya oversized üstlerle kombinleyebilirsiniz.
Blazer ceketler smart casual görünümün olmazsa olmazlarından. Jeanlerinizle blazer ciddiyetini yumuşatabilirsiniz.
Düz renk basic üstlerinizle jeanlerinize yakın renkte bir hırka veya ceketle spor bir trend yakalayabilirsiniz.
Nude ayakkabılar ve özellikle stilettolar bahar aylarında çekiciliğin olmazsa olmazları arasında. Özellikle skinny jeanlerin altına giydiğiniz nude stilettolar her kadının dolabında bulunması gereken ayakkabılardan.
İddialı desenlere sahip clutch veya el çantaları ile tarzınızı rahatça yansıtabilirsiniz.
Neon renkleri hem üstünüzde hem ayakkabılarınızda kullanarak iddialı bir bütünlük sağlayabilirsiniz.
Ve yaz akşamlarının Ilık rüzgarları eserken üzerinize giymiş olduğunuz siyah renk gömleğinizle kot şortlarınızı kombinleyebilirsiniz.
2 Şubat 2016 Salı
Cinsiyet Rolleri
Toplumsal
cinsiyet, terim olarak “gender” sözcüğüne karşılık gelmekte ve dilimizde insanların üremeye dayalı olarak bölünmesiyle ilgili
terim olan “sex” sözcüğüne karşılık gelen cinsiyet sözcüğünü aşkın bir anlam içermektedir (Oğuz, 2012).
Toplumsal
cinsiyet, eril ve dişil kategorileri içinde barındıran, bir nesne olmaktan çok bir süreçtir. Eril ve dişil
kategorileri toplumsal yaşamın ve cinsel politikaların kategorileri değildir; oysa "erkekler" ve
"kadınlar" öyledir (Oğuz, 2012). Toplumsal cinsiyet genel olarak
kadınlık ile erkeklik rollerinin toplumsal ilişkilerle kurulduğunu anlattığından ataerki
kavramına oranla daha sınırlı bir içeriğe sahiptir. Günümüz ataerkil toplum anlayışında iktidar,
bireyin kuramsal olarak ait olduğu veya kültürel olarak içinde kurulduğu bir
yapı değil, bizzat üretimine
bireyin de katılımını gerektiren diyalektik bir güçtür.
Erkekler gücü ve iktidarı simgelerken kadınların sadece doğurganlığı
simgelemesiyle ilgili düşünceler, onların
bir insan üretim aracı
olarak görülmesine yol açmıştır.
Ataerki,
"erkek"in temel kategori olduğunu, "kadın"ın
ise "erkek olmayan" olarak tanımlanabildiği, yani tanımının
erkek kategorisine bağlı olduğu cinsiyetçi bir söyleme sahiptir. Kadının
"öteki", "asıl olmayan" konumundan çıkıp kendinde bir
kategori durumuna gelmesi ancak dilin önce yıkılması, daha sonra bu özellik
içinde yeniden yapılanması ile olanaklıdır (Oğuz, 2012).
“Her
başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır”
sözü ilk başta ayrımcı
bir söylem
içermiyor
gibi görünse de, kadının erkeğin arkasında yer alması durumundan anlaşıldığı üzere
bu deyiş hiçbir
zaman tersinden söylenmez.
Çünkü ön
planda olan daima erkektir. Öte
yandan, erkek yerine “bay” kelimesinin kullanımı
yaygın
olmadığı halde, nedense kadın yerine cinsiyet çağrışımı yapmayan “bayan” söylemi
daha yaygındır. Bayan denildiğinde akıllarınca kadın ve kız arasında orta yolu bulduklarını
sanıyorlar.
Kadına
kadın
demekten utanan, ama erkeklere erkek diyerek onları yüreklendirdiğini
düşünen bu cinsiyetçi bakış açısı, erkek cinselliğinin utanılacak bir şey olmadığını düşünürken
kadın
cinselliğini toplumsal bir ayıp
olarak nitelendirir. Oysa erkekler nasıl
kendi kimliklerini gizlemiyorlarsa kadınların da çekinmeye ihtiyacı yoktur. Öte
yandan, geçmişten günümüze
gelişim aşamalarını incelediğimizde bu tür ayrımcı
sözleri
çok
yanlı
bir tutum olarak da algılamamak
gerekmektedir. Çünkü faşist söylemlerden yola çıkarak bakıldığında öjeni bağlamında bu ayrımcılıklar doğal yaşamın bir parçası
olarak görülmektedir. Ne yazık ki ırkçı söylemler ve eşitsizlikler üzerine kurulu bir uygarlık tarihinin sonucunda böyle ayrımların olması gayet doğaldır.
27 Ocak 2016 Çarşamba
Moda: Uzun Kabanlar
Bu sezonun anahtar parçası uzun kabanlar!
Renk olarak feminen ruhunu yansıtmak isteyenler deve tüyü rengini giyebilirler.
Sofistike bir tarz peşinde olanlar tercihini griden yana kullanabilir.
Düğmeli veya kuşaklı modellerden hoşunuza gideni tercih edebilirsiniz.
Siyah renk kabanlar zamansız bir şıklık sunuyor.
Kabanlarınızı büyük el çantalarınızla kombinleyebilirsiniz.
Kabanlarınızla birlikte soğuk havalara uyum sağlamak için ister ponponlu berelerinizi isterseniz de fötr şapkalarınızla şık bir görünüm elde edebilirsiniz.
Etiketler:
bordo palto,
deve tüyü,
el çantası,
fashion,
fötr şapka,
gri palto,
kaban,
moda,
palto,
ponponlu bere,
siyah kaban,
style,
trend,
trendy,
uzun kaban,
uzun palto
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















