19 Kasım 2012 Pazartesi

İnceleme: Satır Aralarında Bülent Ecevit

   Politik kimliği ile hafızalarda yer edinen Bülent Ecevit’in edebî kişiliği de yadsınamaz. Küçük yaşlardan itibaren edebiyat ve sanata ilgi duyan Bülent Ecevit, henüz çocukken şiir yazmaya ve okumaya olan eğilimi ile dikkatleri üzerine çekmiş, değerli bir devlet adamıdır.
   Bülent Ecevit, büyük Hint şairi Rabindranath Tagore şiirleriyle 15 yaşındayken tanışmıştır. Ecevit’in ilk okuduğu Tagore şiir kitabı “Bahçıvan” olmuştur. Sayfaları çevirdikçe Bengalce yazan bu Hintli şairin sözcüklerinin ruhuna işlediğini fark eden Ecevit, aynı şairin “Postane” adlı piyesini okuyarak kendisindeki Tagore etkisini perçinlemiştir. Geleneksel Hint şiirinin son büyük temsilcisi olarak dillendirilen Tagore’un şiirlerinde ince bir lirizmle mistisizm harmanlanmıştır.
   Henüz 16 yaşındayken Tagore’un Gitanjali adlı Nobel Edebiyat ödüllü destanını 10 gün gibi kısa bir süre içerisinde ustalıkla çevirmesi dikkatleri üzerine çekmiştir. Bunun üzerine Tagore çevirilerinden ilk teklifini alan Ecevit, ilk parasını bu şekilde sanattan kazanmıştır. Hint felsefesi ve edebiyatının tadına varmaya başlayan Ecevit, henüz İngilizcesini okurken bile içinde çevirme hissinin uyandığını, ancak şiirin nesre dönüştüğünde büyüsünden bir şeyler kaybettiğini düşündüğünü dile getirmiştir. Bu nedenle çeviriye girişirken bunu doğrudan doğruya şiir diliyle aktarmayı arzulamıştır. Bu durum da henüz 16 yaşındayken çevirdiği bu kitapta yer alan dizelerin, onu ömrü boyunca etkisi altında tutmasının en temel sebebidir. Tanrısal aşka yaslanan ve lirik üslupla ‘mistik bir ağıt’ gibi kaleme alınan ilahiler, aynı zamanda Ecevit'in edebi duyarlılığının alt yapısını oluşturmuştur. Ecevit’in edebiyat ve sanata olan ilgisi tüm yaşamı boyunca devam etmiş, fakat onun yaşamını belirlememiştir.
   Tagore’dan etkilenerek lise yıllarından itibaren şair olmak istediğini söyleyen Ecevit, sürekli şiir okuyup yazarak kendini geliştirmiş; yazdığı şiirler de çeşitli makalelerde yayınlanmıştır. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl şiirlerini çok beğenen Ecevit’in şiir tutkusu Tagore hayranlığı ile biçimlenmiştir. Siyaset hayatı boyunca kimi zaman övgüyle, kimi zaman alay eşliğinde Ecevit’e “Şair Başbakan” unvanı yakıştırılmıştır.
   Sanatın ve sanata önem vermenin çok yoksul ülkeler için bile lüks sayılmaması gerektiği kanısında olan Ecevit, bu düşüncesini “sanatla ilgili insanların düşünce yeteneğini, yaratıcılığını, duyarlılığını geliştirir ve bunlar geliştikçe bir toplumun kalkınması hızlanır, yaratıcılığı artar, mutluluğu artar ve kendi iç uyumu olgunlaşır” sözleriyle dile getirmiştir.
   Bülent Ecevit’in Tagore’a olan ilgisi onu, Tagore’un hukuk eğitimi için gitmiş olduğu Londra’ya kadar sürüklemiş ve burada boş zamanlarını Bengalce ve Sanskritçe öğrenimine ayırmasına aracı olmuştur. Bengalce’yi öğrendikçe kendini Tagore’a daha yakın hisseden Ecevit, kendi ricası ile o dili Tagore’un Gitanjali adlı eseri ile öğrenmeye başlamış ve şairin 9 şiirini Bengalce orijinalinden çevirme fırsatı bulmuştur.
   İlerleyen yıllarda Bülent Ecevit’in CHP’den milletvekili adayı olması onu, siyasetin göbeğine sürüklemiş ve zorlu zamanlarda Hint felsefesine, Tagore’a sığınıp, Gitanjali’den kendi çevirdiği dizeleri okuyarak rahatlamasına temel oluşturmuştur. “Felsefesiz bir toplum, yönünü, yolunu bulamayan bir toplumdur” diyerek bir ulusun çağdaş olmasının en önemli niteliğinin bir felsefe edinmekten geçtiğini belirtmiştir.
   Ecevit’in şiirleri Hint felsefesiyle hayat bulmuş ve Tagore’un şiirleriyle beslenmiştir. Bülent Ecevit olumlu, gerçekçi, çağına yakışan bir düşünce adamın simgesi olurken, Karaoğlan kişiliğiyle de eylem adamıdır. “Sosyalist gerçekçilik dışında sanat olmamalıdır” görüşünü savunanlara, sanata ve sanat görüşlerine siyasal bir sınırlama getirilmemesi kanısında olduğunu belirtmiştir.
   Gelgelelim, Bülent Ecevit şiirleri yoğun lirizmden yoksun görünse de taşıdığı her bir duygunun felsefesi vardır. “..eski ırmak izlerinde akar yiterim kumlarla..” Öyle ki, Jeolog adlı şiirinden alınmış bu dizede de göründüğü gibi gerektiği zaman okuyucu tam kalbinden vuracak satırlara imza atmıştır. Dolaylı anlatımlardan özenle kaçtığı gözlemlenen Ecevit’in şiirlerinin doğrudan insanın içine işleme nedeni duyguların gereksiz sözcüklerden arındırılarak şiirlere yansıtılmış olmasıdır. Oldukça yalın bir dille yazılmış şiirlerinde bile Ecevit’in kalbinin temizliği tüm görkemiyle gözler önüne serilmektedir. Gerek söz sanatlarından gerekse uyak-redif kalıplarından arındırılmış şiirleriyle dar bir kesime değil, geniş kitlelere hitap eden bir şiir anlayışı vardır. Hiç kuşkusuz, Pülümür’ün Yaşsız Kadını adlı şiiri Ecevit’in sosyal görüşünü doğrudan yansıttığından en çok ses getiren şiiri olmuştur.
   Ecevit şiirlerindeki değişmez özellik tüm şiirlerin sade bir dil ve yalın bir üslupla, bir felsefe dâhilinde yazılmış olmalardır. Bu felsefe de Ecevit’in Tagore’a olan ilgisi ile pekişmiştir.
   Kendi hayatındaki mütevazı tavırlarının, şiirlerine de yansıdığı görülen Ecevit, tüm yaşantısı boyunca sadelikten yana olmuştur. 
**

3 Kasım 2012 Cumartesi

ÇYDD Dila Kurt Eğitim Evi Anılarım



Yaz okulu kapsamında İngilizce eğitmeni olarak görev aldığım Dila Kurt Eğitim Evi, çocuk psikolojisini yakından öğrenmek için bulunmaz bir fırsattı benim için. Kurum olarak da çok güzel bir yer olan Dila Kurt Eğitim Evi, aile sıcaklığında samimi bir ortam içermekte.
   Öğrenci-öğretmen ilişkisi benim derslerden daha fazla önem verdiğim bir husustur. Onlarla aramda çok yaş farkı olmamasının avantajıyla onlara bir öğretmenden çok abla olmayı denedim. 
Öncelikle derslerimizde yeni öğrenilen konuların deftere veya kâğıtlara mutlaka not alınmasını istedim ve bir sonraki ders önceki dersi tekrar ederek yeni konuya geçtik. İngilizce derslerimizde önce konuyu öğretip ardından konuyla ilgili alıştırma veya eğlenceli aktiviteler yaparak anlattığım konunun pekiştirilerek öğrenilmesine çalıştım. Bazen konuyla ilgili resim çizerek onların anlatımını yaptık, bazen boyama yaparak renklerle ilgili çalışmalar yaptık bazense öğrenilenlerle ilgili cümleleri tahtaya yazarak bunları yarıştırdık. İngilizce kelimelerle başlangıç yaptığımız konularda basit cümlelerle başlayıp basit cümleleri bileşik cümlelere çevirdik. Derste sırayla herkesin söz almasını sağladım. Bir dersin kalan son 5 dakikasını dersle ve kurumla ilgili düşünceleri dile getiren bir mektup yazmalarına, bir başka dersin son 5 dakikasını da birlikte eğlenceli fotoğraflar çekilmeye ayırdım.
   Genel olarak derste hem öğrenip hem eğlendiğimizi söyleyebilirim. Öğrencilerin yazdığı mektupları okuduğumda da dersin onları yeterince eğlendirmiş olduğunu gördüm ve sevindim. Ben yaz sıcağında ders yapmaktan hoşlanmayan ve eğlence arayışında olan çocukları gayet iyi anladığımdan onları biraz daha eğlenceye sürükleyerek dersi neşeli hale getirmeye çalıştım. Bu şekilde onların çok da sevmediği İngilizce dersine de istekli ve eğlenceli yaklaşabileceklerini düşündüm. Tek problem öğrencilerin hepsi bir arada olduğunda tek tek konuşmak yerine grup halinde konuştuklarında ortaya çıkan gürültüydü. Zaman zaman sınıfı susturmada görev alan gönüllü öğrencilerim oldu. Böylece bu problemi de bu şekilde çözmüş olduk.
   Orda bulunduğum bu süreçte dans dersinde Latin dansları öğrendiğim, el sanatları dersinde ağaç süslediğim, resim dersinde boyama yaptığım zamanlar oldu; çok eğlenceli vakit geçirdim. Ayrıca öğrenci velileriyle yaptığımız görüşmelerde onlara yaptığım danışmanlıklar da benim mesleğime hazırlık olmuş oldu. Henüz mezun olmamış olduğum için fazla derinlere inmeden, bildiğim ve öğrendiğim kadarıyla velilerin bana anlattığı sorunlara çare olmaya çalıştım. Bu danışmanlık çalışmaları da bana güzel bir deneyim oldu.
   Sonuç olarak; Dila Kurt Eğitim Evi’nde bulduğum sıcak yuva ortamı bana yeni dostlar ve eşsiz deneyimler kazandırdı. Orda bulunduğum vakit içerisinde bana yardımcı olan, bana bu sıcak yuvanın kapılarını açan herkese çok teşekkür ederim. Böyle yararlı bir sosyal sorumluluk projesinin içinde yer almaktan dolayı onur duyuyorum.

24 Ekim 2012 Çarşamba

*Deliye Her Gün Bayram*


Bugün Bayram, Erken Kalkın Çocuklar


   Hepimizin bildiği üzere yarın bayram ve kurbanlar yasta. Çocuklar ve benim gibi öğrenciler toplayacakları paranın telaşında. Tatilciler yollarda; dolayısıyla trafik fenalarda. Memleketine gitmek isteyen gurbetçi öğrenciler 1 ay öncesinden yolculuk biletlerini aldılar, bavullarını hazırlayıp erkenden yola koyuldular. Sahi nedir bayram? Küçükken harçlık verildiği için sevilen, büyükken de tatile kaçmak için fırsat bilinen günler mi?

http://www.netkeyfim.com/wp-content/uploads/2010/05/bayram.gif   Büyüklerimizin “nerede o eski bayramlar” dediği bayramları hiç göremedim ben. Kendimi bildim bileli bayram benim için tatil anlamına geliyor. Eskiden bir heves giyinip kuşanıp aile-akraba ziyaretleri yapardık; el öpüp para toplardım. Şimdilerde ise eskisi kadar hevesli değilim bayram için süslenip püslenmeye. Bayramda ne kadar harçlık toplarsam kâr diye düşünüyorum şu anda. Malumunuz öğrencilik zor; fotokopi, kitap, telefon ve yemek masrafları ile kıyafet alışverişleri derken elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor; acil para ihtiyacımız ortaya çıkıyor.
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg2DXOrLcnOAxQv8u7v8OXFBr6lRv9dTNnXR0bAc-M2VkoO3Z-vcqkuhS_DaLLtH6BHArswhWxwH3NXqjvByAsbM-8_uE-FDySt6YXaKiS1jHZv7cLikfj1PP_YLwI4Ch9SUSOelwAUy9A/s400/okuz.jpg
   Gençler için bir bunalımdır çoğu zaman bayram. Bayramları tatil olarak görüp bu öğrenciler dinlenmesin, gezip dolaşıp eğlenceli vakit geçirmesin diyerekten hemen arkasına sınav dayanan, bir sürü ödev verilen ya da arkadaşlarla görüşmek için fırsat bulmuşken bir sürü akraba ziyareti yapmak zorunda olunan günlerdir. Bayramlarda büyüklerin elleri öpülür; gidilen ziyaretlerde dayatmalara dayanamayarak baklava, börek, çörek yiyerek gereksiz kilo alınır. Her sene trafik kazalarının arttığı dönemlerdir bayramlar; dileğim bu bayram, kaza bilançosunun ağır olmaması ve insanların trafikte bilinçli hareket etmeye başlamasıdır.
   Geçtiğimiz yıllarda gazetede bulduğum bir yazıyı aktarmak istiyorum sizlere: Bugün bayram erken kalkın çocuklar"... Hep erken kalktık Barış abi, hatta kalkmaya gerek kalmadı çünkü hiç uyuyamadık... Heyecanlıydık, çocuktuk işte, yeni elbiselerin yeni ayakkabıların varlığı bile uykumuzu kaçırmaya yetebiliyordu. Onları giymek, sabah caka satmak için sabırsızlanırdık. Bayram denince bir çocuk gelir her defasında gözlerimin önüne... İnsanların ne kadar da "insan" olabileceklerini bilmeyen, insanı tanımayan bir çocuk... Hayatın ne kadar da "hayat" olabileceğini bilmeyen, hayatı tanımayan bir çocuk... Bayramlıklarını giyip uzaklardan gelecek kuzenlerini camdan hiç ayrılmadan bekleyen bir çocuk... Kuzenleri de bilmezdi insanları o zamanlar, bilmezlerdi insan olmayı... Biri insan olmadan çekip gitti, her soruluşunda "melek oldu cennete gitti" denildi onun için ve hep sorgulandı bu cennetin yeri. diğerleriyse insan olup çekip gitti... Şimdi daha iyi anlıyorum Barış abi seni, neden bayram şarkısında çocuklara yer verdiğini. Bayram çocuk için, çocuksa bayramı her yeni eklenen yaşıyla yavanlaştırmak için var... Çocuk büyümek için, bayramsa çocuğun büyüdüğünü anlaması için var... Her okuduğumda ilk defa okuyormuşçasına bir etki yaratıyor bu yazı yüreğimde.
http://www.onsuz.org/wp-content/uploads/kurban-bayrami.png   Öte yandan yüz yüze görüşemeyenler telefon aracılığıyla iletişimde bulunurlar birbirleriyle. Özellikle bayramlarda mesajlaşmak çok ilginç geliyor bana. Kişiye özel mesaj atanlara sözüm yok, onlar en azından tüm samimiyetiyle bayram kutlaması yapıyor. Ancak mesaj metninin altına eklenen ad-soyad bu bayram mesajının samimiyetine gölge düşürüyor. Hiç sevmiyorum bu toplu bayram mesajlarını ve bana atılan toplu mesajlara cevap vermiyorum, kimse kusura bakmasın.
   Bir de bayramda mesaj yoluyla kutlama ritüelinden sonra karşı tarafla iletişimi devam ettirmeye çalışan eski sevgililer vardır.Bayram seyran bahane seninle konuşmak şahane durumu diyorum ben buna. Çünkü bu, “seni özledim” demenin bir başka çeşididir. Bu sebeple, bayram günlerinde atılan mesajların bir başka özelliği de uzun zamandır görüşmediğin, kendisinden haber alamadığın ama kendisini merak ettiğin halde cesaret edip de iletişimde bulunamadığın kişilerle bayramı mazeret edip haberleşme imkânının bulunmasıdır. Önce bayram mesajı atılır, ardından hal hatır sorarak aradaki kaybedilen zaman telafi edilmeye çalışılır. Bu iletişim şeklinin insanları ne kadar tatmin edeceği ise tartışmaya son derece açık görünüyor. 
   Deliye her gün bayram diyorlar ya hani, o zaman "aklını kullan adını çıkar deliye" diyorum izninizle.
   Fazla uzatmaya gerek yok, hangi yaşta olursak olalım sevgiyi hatırlamak ve hatırlatmaktır bayram. Herkese mutlu bayramlar diliyorum.

17 Ekim 2012 Çarşamba

..Sosyal Medyanın Yanlış Yorumlanması..


   Sosyal ağlar, insanı asosyal mi yapıyor? İnsanlar artık birbirleriyle yüz yüze görüşmek yerine internet ortamında yazışmayı tercih ediyor. Sosyal medya tüm dünyayı sarmış durumda. İnsanlar artık anı olsun diye değil, birbirleriyle yarıştırmak için fotoğraf çeker oldu. Çekilen fotoğraflar ya instagramda değişikliğe uğratılarak paylaşılıyor ya da bir photoshop uygulamasından geçirildikten sonra sosyal ortamda arkadaşlara sunuluyor. İnsanlar birbirlerini fotoğraflarına beğeni sayısı, gelen yorumlar ve takipçi sayısına göre değerlendiriyor. Anlayacağınız artık fotoğraflar bir gösteriş malzemesi oldu. Fotoğraf stüdyolarının birinin camında gördüğüm bir yazıyı aktarmak istiyorum size: "Facebook için imaj fotoğrafları çekilir." Bence geleceğe yatırım yapmak isteyenler internet girişimciliğinin yanı sıra buna da el atsınlar. Ben bu işte bir ışık görüyorum.
http://sphotos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/374033_10151112509281188_1592684048_n.jpg

   Günümüzde "sosyal medya fenomeni olmak" diye bir tabir var. Artık Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözünün etkisi pek kalmadı. Çünkü insanlar gerçek yüzlerini gizleyip olmak istedikleri gibi sunuyorlar kendilerini. Olduğu gibi görünen bir insan evladı kalmamış artık yeryüzünde. Sanki insanların duygu, düşünce ve davranışları da photoshop süzgecinden geçirilmiş gibi. Kimse kendini oynamıyor, "kim olmak istediği" veya "kim gibi davranmak istediğine" odaklanmış herkes. Gösteriş merakı insanların hırs sebebi olmuş, herkes birbiriyle yarışıyor adeta. Sanki herkes eşit değilmiş gibi, birbiri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyor. Hatta öyle ki artık aynı masada oturan insanlar sohbet ederken birbirlerinin yüzüne bakmıyor, ellerinde telefon, ya oyun oynuyorlar ya da sosyal mecralarda vakit geçirmece. Artık arkadaşlık, dostluk insanları tatmin etmiyor olsa gerek. Bu sebeple mi artık kimse konuşurken konuştuğu kişinin yüzüne bakmıyor, onun yerine telefonla ilgilenmek daha hoşlarına gidiyor. Daha da ilginç olanı ise aynı masada oturduğu halde hiç konuşmayıp birbirleriyle telefondan yazışan insanlar gördüm ben. Onları halen çözebilmiş değilim, amaçları nedir bilmiyorum.
http://www.webtasarimantalya.web.tr/images/sosyal-medya-danismanligi.jpg
   Her zaman söylediğim bir söz vardır; “her hayat ayrı bir sahne ve herkes bu sahnenin bir oyuncusudur.”  Ama artık kimse kendi hayatını yaşamıyor. Başka başka sahnelerde hep aynı oyuncular var sanki. Gün geçtikçe insanlar bu yarış içerisinde birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Herkes birbirini geçme gayreti içerisindeyken tek tipleştiklerinin farkına varamıyorlar, yazık. En saçma bulduğum uygulama ise beni tanıyan herkesin tek seferde cevabını bulabileceği "foursquare"dir. İnsanlar gittikleri her yerde kendilerini etiketlemeyi marifet sanıyorlar, bundan zevk alıyorlar ve o etiketlenmelerden aldıkları puanlarla hırs yapıp birbirlerini geçmeye çalışıyorlar. Ben, gizlilikten yanayım. Hayatını bu kadar gözler önüne serenleri anlamakta güçlük çekiyorum, onları çok gereksiz buluyorum. Uyumadan önce " I am at bed" diye check-in yapan insanlar biliyorum ben. Ne kadar zavallıca bir davranış. Bize ne senin yatağa giriş çıkış saatinden, nerede ne yaptığını bilmek zorunda değiliz, öğrenmek de istemiyoruz. Utanmasalar "I am at WC" yazacaklar yani o derece. Bu durum, kişiliği tam olarak oluşmamış kişilerin kendini gösterme biçimi olsa gerek. Yapmayın, etmeyin; kendinizi bu kadar düşürmeyin. Bırakın merak etsin insanlar sizi...
   Günümüzde televizyon programları, diziler ve benzerleri artık insanların ilgi ve tepkisini ölçmek amacıyla sosyal medyayı kullanıyor; twitterda trend topic yapılması amacıyla verilen hashtagler bunun kanıtı. Artık her yerde dijital medya savaşları yaşanıyor. Gelişen teknolojinin olumsuz etkileri arasında insanların kitap okumamaya, tiyatroya ve sanatın çeşitli dallarına ilgi göstermemeye başlaması söylenebilir. Artık gazete ve dergi tirajları düşüşe geçti, çünkü insanlar merak ettikleri her şeyi internetten takip etme imkânına sahipler.
  Öğrenmek istenilen bilgilerin internet aracılığıyla elimizin altında bulunması hem zamandan tasarruf sağlıyor hem de bilgi erişimini kolaylaştırıyor. Kurumların yaptıklarını, kurumsal gelişimleri arada bir engel olmadan hedef kitleyle doğrudan iletişime geçerek aktarması çok güzel. Günümüz halkla ilişkiler çalışmalarının yerini "yeni halkla ilişkiler" çalışmaları aldı ki; onlar da interaktiviteye son derece önem veriyor. Zaten zamanımızın en önemli atılımı da bu. Devir teknoloji devri, bilgilere hızlıca erişme devri. Kimsenin kaybedecek vakti yok. Bu sebeple de "dijital pr" önem kazanıyor. Bunlar sosyal medyanın artıları arasında sayılabilir.
http://www.teknolojioku.com/application/static/data/news/1/1350412842_sosyal-medya-ve-geleneksel-medya-arasindaki-fark.jpgAncak...

 Tek korkum insanların okur-yazarlığının azalarak entelektüelliğin zayıflamasıdır. Ben kültür mirasının çok değerli olduğunu ve kitapların bu mirasın yapı taşı olduğu kanısındayım. Burada doğrudan sosyal medyayı suçlamamak gerekir. Çünkü cehaletin temel sebebi insanların bilinçsizliğidir. Hepimizi bilinçlenmeye davet ediyorum.

**

13 Ekim 2012 Cumartesi

..Audrey Hepburn sevdası..




   Hiç şüphesiz ki zarafet denilince akla gelen ilk isimlerdendir Audrey Hepburn. Brekfast at Tiffany’s filminde elinde sigarayla olan zarif halleri hafızalardan silinemez. Ve aynı filmden olan fotoğraf kareleri son zamanlarda her yerde karşımıza çıkar oldu. Takı, aksesuar ve ev eşyalarında sıklıkla görüyorum. Her gördüğümde de keşke hiç kimsede olmasa, yalnız bende olsa diyorum.
 O ince uzun boynu, şık kıyafetleri ve kullandığı aksesuarlar ile zarafetin başlı başına tanımıydı kendisi. Boşuna Donald Spoto'nun Audrey Hepburn ile ilgili yazdığı biyografik kitabının ismi Zarafet olmamıştır, çünkü zarafet kelimesi daha önce hiç kimseye bu kadar yakışmamıştır. Çocuksu yüzünün ona kattığı masumiyetin yanı sıra kadınsı tavırları onu kendine hem yakın hem uzak bir hanım olarak görmemizi sağlamıştır. Dar siyah diz boyu elbiseleri, uzun eldivenleri, boynuna doladığı fularlar ve süslü şapkaları ile birlikte kalın kemikli güneş gözlükleri ve trençkotlarıyla tam bir stil ikonu olmayı hak etmiştir. Audrey Hepburn sevimlilik ile seksapelitenin kusursuz kombinidir. Zarafet adlı kitabı tüm Audrey hayranlarına tavsiye ederim. Kendisinin bilinmeyen yönlerini, bunalımlarını, çocukluk anılarının hayatının geri kalanını nasıl etkilediğine dair tüm bilgileri bu kitapta bulabilirsiniz.
   Geçen gün Kadıköy’de Hepburn'ün elinde o meşhur sigarasıyla olan resminin olduğu bir deri çanta arıyorum; bir türlü istediğim gibisini bulamadım. Çoğu yer elindeki Marilyn Monroe baskılı ürünlerini bana ısrarla sunarken onlara Marilyn sevmediğimi ve Audrey istediğimi sakince anlattım. Lakin girdiğim bir mağazadaki adam ben, “Audrey Hepburn baskılı çanta var mı?” diye sorduğumda bana boş boş bakıp "bu müzik grubu falan mı" diyerek ilkokul çocuklarının hayranı olduğu One Direction grubunun çantalarını gösterince adamın yüzüne öyle acı bir bakış attım ki. Beni tanıyan her insan bu bakışımın “sen ne kadar cahil, bilgisiz bir adamsın; yazıklar olsun” anlamına geldiğini bilir… Uzun lafın kısası kızdırmayın beni; verin bana Audrey’ciğimi.
   Yakında odamın tüm duvarlarını Audrey Hepburn resimleri süsleyecek, onu gördükçe gözüm gönlüm açılacak; yaşam enerjimi onun gözlerinden alacağım. Kırmızıyı ne kadar çok sevdiğim herkesçe biliniyor, Audrey sevgimi de bilmeyenler bu yazı vesilesiyle öğrensinler. Böylelikle bana ne hediye alacakları konusunda kararsız kalanlar için ipucu vermiş oluyorum.
   




 İçimdeki Audrey sevgisine istinaden bütün yakın çevreme sesleniyorum: Bana yaş günümde Audrey Hepburn baskılı çanta, kıyafet, puf veya perde hediye edebilirsiniz; ben şimdiden söyleyeyim de işimi sağlama alayım. Düşünmenize sağlık tatlım, haydi Audrey’mi verin bana.
   Ve yazıma sevgili Audrey Hepburn’un çok değerli ve bir o kadar da anlamlı sözleri ile son vermek istiyorum: “Eğer gözlerinin güzel olmasını istiyorsan, insanlara iyilikle bak. Eğer saçların güzel olsun istiyorsan, bırak çocuklar geçirsin ellerini saçlarından. İnce bir bedense isteğin, ekmeğini açlarla bölüş. Ve güzel dudaklara sahip olmak için sadece güzel sözler söyle.“ Bu güzel sözler bile Audrey’in ne kadar naif olduğunu gösteriyor ve bu da benim ona olan sevgimi derinleştiriyor. Masal gibi bir kadınsın be Audrey, seni seviyorum.