18 Nisan 2017 Salı

Psikoloji: Bağlanma Korkusu

0-2 yaş arası bebeklik çağında ebeveyn/caregiver - bebek arasındaki ilişki ilerleyen dönemlerde kişinin bağlanma/bağımlılık düzeyine etki etmektedir.
Bakıcı kişiden güvenli bağlanma ve koşulsuz sevgiyi alan kişilerde bağlanma veya bağımlılık açısından ilerleyen yaşlarda herhangi bir sorun olmadığı belirtilmektedir. Bu yaşlardaki sevgi göstergesi biraz şefkat biraz da beslenme olarak karşı tarafa aksettirilmektedir. Fizyolojik ve emosyonel beslenme dediğimiz bu durumların aşırı doyurulması da yetersiz doyurulması da kişinin yetişkinlik çağında çevresindeki her şeyle (kişilerle, nesnelerle) kurduğu ilişkilere yansımaktadır. Özellikle tutarsız sevgi göstergesine maruz kalan çocukların ilerleyen yaşlarda borderline eğilim göstermeleri mümkündür. Bu noktada anne-kız ilişkisi mühimdir. Öte yandan bağlanma-fobi de bu şekilde gelişim göstermektedir.
Bazı durumlarda ise bağlanma korkusu öğrenme ile pekişen bir durumdur. Bir çeşit savunma mekanizması işlevi görmektedir. Uzun süre kendini kendinden olmayan her şeye kapayan insanlarda kalıcı bir kişilik bozukluğuna ek olarak bağlanma korkusu gelişmektedir. Özellikle obsesif kişilik yapısına sahip olan kişilerde bağlanma problemlerine oldukça sık rastlanmaktadır. Obsesyonlar kişinin kendisini korumaya yönelik davranışlar sergilemesine yöneliktir.

Bu kişilerin şu davranışları özellikle dikkat çeker:
-Çok kabayken bile çok kibar olurlar.
-Yalnız uyumayı severler.
-Hayatlarına kalıcı kişileri almaktansa yüzeysel ilişkiler kurmayı tercih ederler.
-Karşı cinsle olan ilişkileri genelde fiziksel ve yüzeyseldir.
-Seviştikten hemen sonra bütün kanıtları ortadan kaldırırlar. Çarşaf/havlu gibi malzemeleri apar topar çamaşır makinesine atıp makineyi hemen çalıştırırlar. Aşırı eğilim sergileyen kişilerin bu malzemeleri çöpe atıp çöp torbasını da dışarıdaki çöp konteynırına attığı gözlemlenmiştir.
-Hatırlatıcılardan daima uzak dururlar.
-Hayatına giren kişileri kendi isteklerine göre kullanma eğiliminde olurlar.
-A-B-C planları yapıp bir sonraki adımı hesaplama gayreti içindedirler.
-Kafalarının net olmasını isterler.
-Duygusal bir şeyler hissetmeye başladıkları anda kendi kabuklarına çekilip bu hissiyatları geçinceye kadar münzevi bir hayat yaşamaya çabalarlar.
-Hayatlaında kalıcı olacak hiçbir şeye tahammülleri yoktur.
-Bazı şeyleri düzeltmektense doğrudan onlardan uzaklaşmayı veya kurtulmayı tercih ederler.
-Oldukça manipülatif olup çevrelerindeki kişilere duygusal istismarda bulunurlar.

Bu kişilerin yaklaşık 1 sene boyunca bilişsel davranışçı terapi desteği alması gerekmektedir. Çözülmemiş yas süreci, anksiyete, obsesyon, travma sonrası stres bozukluğu tedavi yöntemlerini de içine alan bir süreçten geçirilerek eklektik bir yöntemle komorbit hali çözümlemek mümkündür.

7 Mart 2017 Salı

Canın Sağ Olsun İstanbul!

Renkli bir dünyaya açılan kapıdan geçtim. İsli duvarlara bakarken zihnimden geçenleri toparlayamıyordum. Sanki manyetik bazı güçler benim düşüncelerimi kontrol altında tutmak ister gibiydi. Yalpaladım. Odanın içinde gezinmeye devam ediyordum. Duvarlara yapıştırılmış olan gazete kâğıtlarını gördüm. Üçüncü sayfa haberleri ile kaplı dört duvar arasında manşetleri okurken buldum kendimi.

-Eski karısını 4 bıçak darbesi ile öldürdü.
-Çıkma teklifini kabul etmeyince benzin döküp yaktı.
-23 kişinin tecavüzüne uğradı.


Vahşet çağrısını nasıl da duymuyordu bu insanlar? Her şeye umarsızca kapamıştı gözlerini herkes. “Her”ler “hiç” leri kovalıyordu adeta. Utandım. Utanıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sözünün ardına sığınanlar küstürdü beni hayata. Bu duyarsızlıklara şahit olmaktan, bir şey yapamamaktan, elimden bir şey gelmiyor olmasından utandım. Duygusuz gözlerle etrafı incelemeye devam ettim. Dalga sesleri yankılanıyordu evin bahçesinde. Terasa çıktım. Çatı katı manzarasında etrafa şöyle bir alıcı gözle bakayım dedim. Bu gözler görmek istemediği nelere şahit olmuştu şu 27 yıllık ömrü hayatında. Benim yaşadıklarımı bir başkası yaşamış olsa belki de çoktan kendini boğazın serin sularına teslim etmişti. Ama ben Anadolu yakasından Avrupa yakasına –tüm risklerine rağmen- yüzerek geçmeyi tercih etmiştim. Zoru severim, bilen bilir. Kalbim bir çöp yığını ile dolu olduğu halde. Ben anılarına bağlı bir insanım. Romantik olmayabilirim ama nefes olduğum müddetçe duygularımla varım. Sadece hayat köreltti içimdekileri. Geriye kalan sadece kırıklıklar, kırgınlıklar oldu. Kimseyi ayıplamadım, kimseyi de yasaklamadım kendime. Sevdiğime de sevmediğime de sevemediğime de pişman olmadım. Pişmanlıklar bana göre değildi çünkü. Hayatıma değen insanlara verdiğim değerdi onları benim için bu derece mühim yapan. Kimisi teğet geçti hayatıma, kimisi geldi merkezine oturdu da kovamadım oradan. Her neyse… Hepsi geldi geçti. Ne büyük şehirsin sen İstanbul! Kimleri uğurladın sonsuzluğa, kimleri kahrettin, “her”leri “hiç”liğe mahkûm ettin. Senin de canın sağ olsun!
Suçlu İstanbul değildi, lakin hep İstanbul suçlandı bir tebessümle insanları selamladığı halde...


6 Mart 2017 Pazartesi

Tanrı Unutmuş Olsa da Olmasa da...

"Tanrı unutmuş olsa da...
Vurdurma vur yüreğim vur
Olan olmuş ne olur
Hayata bir daha vur..." diyordu Sertab,

Ama benim için esas nokta;

"Tanrı" unutmuş olsa da
Tanrı "unutmuş" olsa da
Tanrı?...

"Vur hayata, bir de sen vur" derken
Hayat sana vurmasın mı ansızın...

Hayat ve Tanrı eşleşmesinde
Hangimiz sonsuzuz ki,
Yanlış giden bir "şey"ler var sanki...

Olanlar olduktan sonra
Sen beni görsen ne olur,
Görmesen ne olur;
Bu yazdıklarımı okuyorsan
Okuyup da susuyorsan ne olur?

Sonuçta Tanrı unutmuş olsa da
Olmasa da
Değişen ne olur ki?
Tanrı?

Sorun bizde mi yoksa onlarda mı?
Onlar kim, biz kimiz,
Bu ayrımı yaratan Tanrı mı?
Sorgusuz sualsiz inanmamak ne zaman sorun oldu ki?

Sorun?
Sorunu tanımlayın siz bana önce bir.
Siz-biz var-mış 
Bir varmış, bir yokmuş.
O zaman haydi sorun Tanrı'ya...

9 Şubat 2017 Perşembe

Bodur Cadı

Bir Bodur Cadı var ki hayatımda... Hayatımda dediysem iş yaşantımı kastetmiştim. Nihayetinde hayatım iş olmuş durumda. Yine de asla asosyal bir kadın olmadığım için tamamen işkolik olmadığım her halimden belli oluyor olsa gerek. Olmalı çünkü. Her neyse... Öyle çirkef, çingene bir zat ki bu ona Bodur Cadı adını koydum. Çünkü boy desen boy yok. (Benden kısa yani!) Yaşı desen almış başını gitmiş. Teyze olacak yaşta olmasına rağmen nişanlısı bile onu terk etmiş zaten. Dayanamamıştır ona daha fazla. Bodur Hanım'a iş dolayısıyla "Hanım" diyerek hitap ediyor olsam da o avare bir lakırtıyla sadece adımı telaffuz ediyor. Haddini bilmeyen bir zat işte, ne olacak! Ben ki 3 üniversite bitirmiş biriyim. Kendisi zar zor abidik kubidik bir üniversiteden uzaktan eğitim mezunuymuş! Yani onun benimle denk olabilmesi imkansız gibi bir şey. Ama cehaletinden cesaret alarak kendini bir halt sandığından edepsizliği iyice eline almış durumda. Bu arada "Cadı" deyince aklınıza sakın ola ki Tolga Abi'nin Hugo'sundaki yeşil gözlü, siyah saçlı, kavisli kaşları olan afet-i devran Cadı Sila gelmesin! Çünkü o gerçekten de Gothic Kraliçe, idol gibi idol. Güzellik abidesi.
Ama burada benim mevzu bahis ettiğim Bodur Cadı, dünyada tek kadın kendisi kalsa yüzüne bakılmayacak cinsten. Üstelik saygısız, ukala, cahil, görgüsüzün teki. Kelimelerin anlamlarını bile bilmeden kendisinden kat be kat üstün olan kişiler aleyhine konuşma gafletine düşen biri. Bir zavallı. Ona hayatta başarılar dilemiyorum, çünkü ASLA başarılı olabileceğini sanmıyorum!


16 Aralık 2016 Cuma

Şarkılarda Savunma Mekanizmaları-1

“Ağlat beni, sana da bu yakışır,
İnsan bu elbet buna da alışır
Bela oldun zaten başıma
Git, gidişin aslında benim kurtuluşumdur”

Harun Kolçak’ın efsane sesinden duymaya alışkın olduğumuz 90’lar popun efsane şarkısının sözüdür bu efendim.

Bu sözlerde ne görüyorsunuz?

Ayrılığı meşrulaştırma, yas sürecini reddetme, terk edilme durumunu rasyonelleştirme.

Çünkü böyle yapılarak bir çeşit savunma mekanizması kullanılmış oluyor.
Böylelikle duyulan acı bir nebze olsun hafifletiliyor.

Aksi halde hiçbir ayrılık sonrasında insan (sevmediği birinden ayrılmak gibi istisnai durumlar haricinde) böylesi sözler sarf etmemektedir.


Psikolojik çözümlemelerden ayrılmamanız dileğiyle…

21 Ekim 2016 Cuma

Antidepresan Gülümsemesi

Bazen ne yaparsan yap olmaz. Oldurmaya çalışma o zaman. Bırak, olmasın. Olmadığıyla kalsın.

Bazı cümleler "bazen" ile başlar bazen, devamı gelmez. Tıkanıp kalırsın kimi zaman.

Yüreğimle yazamaz oldum. Hissetmiyorum artık ne acıyı ne de sevgiyi. Bir antidepresan gülümsemesi saklı yüzümde. İçten içe ağlıyorum. Hep içime içime...

İnsanlar alışkanlıklarına sadıktır. Kimisi de ustadır akışı bozma konusunda. Radikal kararlar almak her zaman iyi değildir. Zordur bazen, yıpratır; güç gerektirir. Lakin o güç bende mevcut.

Yokluğuna alıştığınız hiçbir şeyi yeniden hayatınıza alma gafletine düşmeyin. Boş yere ıstırap çekmenin lüzumu yok. Mutluluk veya mutsuzluk, soyut kavramlar bunlar; kendi yarattığımız... 


13 Temmuz 2016 Çarşamba

Psikoloji: Geçmişten Günümüze Bağlanma


Harlow insana en çok benzeyen canlılar üzerinde sevgi ve bağlanma deneyleri yaptı. “Çaresizlik kuyusu” adını verdiği bir ortam yarattı. Bu kuyu içinde iki tane robot anne maymun bulunan, boş ve dış uyarıcı etkenlerden izole edilmiş bir odaydı. Robot annelerden birini metalden yapmış, soğuk ve sert demir teller halinde bırakmış ve süt vermesi için yapay bir meme eklemişti. Diğer anneye ise süt vermesi için meme koymamış ancak onu sıcak ve yumuşak peluştan yapmıştı. Başlangıçta yeni doğan ve gerçek annelerinden ayrılan maymunlar her iki anneyle de ilgilenmeyerek çığlık çığlığa ve çaresizlik içinde gerçek annelerini aradılar. Ancak bir süre sonra acıktılar ve metalden olan, süt veren anneye sokularak karınlarını doyurdular. Ne var ki, süt veren “soğuk anne” ile bağ kuramayacak kadar kısa sürdü bu yakınlık, çünkü uyumak için ya da sadece kucağına oturmak için “sıcak anne” olan peluştan yapılma anneye sokuldular. Sadece acıktıklarında soğuk anneye yaklaştılar ve karınlarını doyurur doyurmaz da sıcak annenin yanına giderek tüm zamanlarını orda geçirmeye başladılar. Yani çaresizlik kuyusuna bırakılan maymunlar süt veren soğuk anneye değil, yumuşak sıcak anneye yönelir. Bu yönelim insanın “bağlanma” ihtiyacının güven ile ilişkili bir olgu olduğunu gösterir. Oysa, bu deneye kadar, duygusal bağın oluşabilmesi için, açlık ve susuzluk dürtüsünün tatmin edilmesi gerektiğine inanılıyordu ve bu nedenle de çocuğun, kendisini doyuran kişiye karşı bağlılık geliştirdiği düşünülüyordu. Harlow’a göre bu beklenen bir sonuçtu, emzirme önemliydi ama anne-bebek arasında kurulan bağı açıklamak için yetersizdi. Bu bağ ancak anne ve bebeğin yakın bedensel temas kurmasıyla sağlanabilirdi, yani Harlow sevginin ve bağlanmanın tat alma duyusuyla değil dokunma duyusuyla ilgili olduğunu vurguluyordu. Deneyi çeşitlendirmeye karar veren Harlow, ortama “korku nesneleri” ekledi ve bebek maymunların tepkisini ölçtü; maymunların çok büyük bir bölümü korktuklarında sıcak anneye sarıldı. Bunun üzerine Harlow, bağlanma ihtiyacının yanında “güven” duygusunun önemine de vurgu yaptı. Zavallı yavru maymunların onları sürekli geri çeviren, korkutan ve iten sıcak anneye yine de sıkı sıkı sarıldıklarını tespit etti. Acımasız Harlow, sıcak anneye yüklediği “işkence” programıyla yavru maymunun gözüne aniden hava üfletti, su fışkırttı, demir çubuklarla yavruları yaraladı, içine yavruyu sertçe geri itecek şekilde bir yay yerleştirdi. Tüm bunlara rağmen yavru maymun sıcak annesine geri döndü; onu çaresizce sakinleştirmeye ve onun gözüne girmeye çalıştı. Yavru maymun sıcak annesinin tüm bu reddedişleri karşısında onu terk etmedi, onu bırakıp başka bir yere gitmedi ve tüm tehditleri kendisini ona zorla kabul ettirmesi için birer sinyalmiş gibi algılayıp, sessizce, korku ve ısrarla sıcak annesine sığındı. Başka bir varyasyon olarak bebek maymunları, çeşitli uyaranların olduğu 12 metrekarelik bir odaya yerleştirdi. Sıcak anneyle odada yalnız kalan maymunlar, ilk etapta korkup sıcak annenin yanından ayrılmasalar da daha sonradan etrafı keşfe çıktılar, odada tek başına bırakılan bebek maymunlar ise parmaklarını emdiler, yere kapandılar ve saldırgan davranışlar gösterdiler, ağladılar. Deney sonuçlarından biri, bebeklerin kucağa alınmaya, okşanmaya, kısacası anne sevgisini hissetmeye ve bağlanmaya ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Çocuğun temel ihtiyacı sevgiydi ve bunun ille de anne tarafından verilmesi gerekmiyordu. Bu sonuç eğitim görmüş, bir süre çalışma hayatında aktif rol oynamış, sonra da evlenerek kendini çocuklarına ve kocasına adamış pek çok kadının yeniden iş gücüne katılımında etkili oldu. Deneylere maruz kalan bebek maymunlar ergenliğe girdiklerinde diğer maymunlarla çiftleşmeyi reddetti ve anti-sosyal davranışlar sergilemeye başladı. Çiftleşmek bir yana dişi maymunlar erkeklere saldırdı ve ne erkek ne de dişi maymunlar hiçbir düzeyde birbirleriyle yakınlık kuramadı. Nadiren ve zorla da olsa çiftleşip doğum yapan anneler ise ya bebeklerini öldürdü ya da düzgün bir şekilde bakım sağlayamadıkları için bebekler kendiliğinden öldü. Ayrıca Harlow'un izole ettiği maymunların pek çoğu, depresyona girip kendilerini dış dünyaya kapatarak bir nevi intihara girişti. Harlow hayal kırıklığına uğramıştı çünkü o, bütün deneylerinin sonuçlarını yorumlarken hep sıcak annenin gerçek anne yerine geçeceğini varsaymıştı ama yanılmıştı… Bunun üzerine Harlow yeni bir deney yaptı. Sıcak anneyi hareket edebilen ve sallanabilen bir duruma getirdi. Bebek maymunlar sıcak anneleriyle hem yakınlık kuruyor hem de oyunlar oynayabiliyordu. Bu deneyin sonucunda Harlow, normal bir çocuk yetiştirmek için sadece temasın yetmediğini, “temas, hareket ve oyun oynama”nın bir arada olması gerektiğini tespit etti. Üstelik bu oyun süresi, deney boyunca günde yarım saat ile kısıtlanmıştı. İlerde normal birer ergen olabilmeleri için bebek maymunların günde yarım saat sıcak anneleriyle oynamaları yetmişti. Sadece temas kuran ama oyun ve hareketten mahrum kalan yavrular ise ergenliğe ulaştıklarında antisosyal davranış göstermeye devam ettiler. TANIDIK OLAN GÜVENLİDİR… Bazen insan da Harlow’un maymunlarına benzer şekilde hareket eder, en azından deneyim düzeyinde acılarının kaynağına tekrar tekrar geri döner, “cellâdına âşık olur”. Çünkü insan özünde muhafazakâr bir canlıdır. Kendisine acı ve elem verse de, rahatsız olsa da eski ve tanıdık olanı “güvenli” bulur. Onu iyileştirecek olanı yeni ve“tehlikeli” bulur, değişimden korkar. Çünkü insanlarda “ödüllendirilen davranış” devam eder. “Devamlılık arz eden davranış” da ödüllendirilir, devamlılık arz eden bir davranışın sonuçları başlangıçta öyle görünmese bile “güvenli” bir ödül olarak yaşanır. Belki de acı çekme, uzak kalma veya aşağılanma, gibi davranışlar insanın eninde sonunda sığınacağı, farkında bile olmadan tekrar edeceği “güvenli ama elem veren duyguları”, bir başkasıyla ilişki kurmasına yardımcı olan duygusal lisanı ve bağlanma sitili olabilir. YİNELEME ZORLANTISI… Freud’a göre insan geçmişte başına gelen travmatik bir tecrübe ile ilgili benzer koşulları tekrar yaratıp, tekrar yaşayarak travmanın yol açtığı etkileri gidermeyi amaçlar ve buna “yineleme zorlantısı” yani “geçmişin kendini tekrar etme zorlantısı” adını verir. “Hep aynı şeyleri yaşıyorum!”, “Hep manyaklar bana denk geliyor!”, “O da böyle yapmıştı!” gibi ifadelerle anlam bulan, “iyileşme isteği” ve “tekrarlama saplantısı” olarak bilinen yineleme zorlantısı tıpkı yenilen pehlivanın güreşe doyamaması gibi; tıpkı alkolik ve şiddet uygulayan bir babanın kızının alkolik ve şiddet uygulayan bir koca bulması veya kocasını o hale getirmesi gibi; tıpkı kendisini mutsuz edeceğini bile bile, ebeveynlerine benzer insanlarla ilişki kuran kişinin yaşadığı dram gibi çaresizlikle yaşanır. Özetle insan aslında travmanın olduğu zamanın koşullarını şimdi ve burada yaratıp, travmayı yaşadığı zamanlarda benliğinin olgun olmaması nedeniyle çözemediği bu travmayı bilinçdışı bir iyileşme arzusuyla çözmek ister. Ama travmasını çözebilmek için geçmişteki rollerin dışında yeni rollere girmesi ve farklı yöntemler denemesi gerekir. Bu şekilde travma sonucunda yaşanılan duygular çözümlenebilir, öğrenmeler değiştirilebilir. Ancak kişi yaşadıklarının ve kendine yaşattıklarının farkında olmadığından, davranış örüntülerini değiştiremez, çaresizlikle geçmişteki rolleri tekrar eder, travma çözülemediğinden de aynı durumlar, aynı roller, aynı tema ve aynı duygular tekrar tekrar gerçekleşir. Böylece kişi “travmayı yaratan koşullara benzer koşullar yaratma” işinin hakkını verir ama “davranışı değiştirmek” kısmı başaramaz ve “eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı” atasözünü doğrular… STOCKHOLM SENDROM… “Cellâdına âşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet. İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstahaktır ona her türlü zillet” demiştir Ömer Hayam… Fiziksel, ekonomik, sözel, psikolojik ya da cinsel olsun birçok kadın kocasının ya da sevgilisinin şiddetine maruz kalıyor ama onu terk etmiyor. Şiddet mağduru neden şiddet uygulayan zalim ile özdeşim kurar? İnsan neden kendisini zora sokan, üzen koşulları benimser, kendini savunamaz, çırpındığı bataklıktan kendini bir türlü kurtaramaz ve bu koşulları yaratan nedenleri görmezden gelir, ezenin yanında yer alır? Peki, ama neden? “Stockholm sendromu” olarak bilinen cellâdına âşık olmanın bir öyküsü var: Stockholm’de 23 Ağustos 1973 günü bir soygun olur; soyguncu bir bankayı silahla basar ve içerdekileri rehin alır. Olayı haber alan polis hemen binayı kuşatır. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi “normal” olarak gelişir ama bankanın kuşatması altı güne uzayıp polis de soyguncu da taviz vermeyince rehinelerde ve olayı izleyen halkta “normal dışı tepkiler” ve huzursuzluk baş gösterir. Halk ve rehineler, soyguncuyu sevmeye, polise tepki vermeye başlar. Rehineler polisin bankayı basacağını fark edip soyguncuları uyarır. Olay “Soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” biçiminde yorumlanır. Sonunda kriz, polis baskınıyla çözülür ama yaşananlar “rehinenin rehin alana, kurbanın avcıya, mahkûmun cellâdına âşık olma hali” olarak psikolojiye yeni bir terim kazandırır: Stockholm sendromu… HAYATTA KALMA VE BAĞLANMA İÇGÜDÜSÜ… Bir “zalim” yani soyguncu, bir “kurban” yani rehineler ve bir “gözlemci” yani halk olmak üzere üç rolü içinde barındıran Stockholm sendromunun ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri Harlow’un maymunları gibi “hayatta kalma ve bağlanma içgüdüsü”dür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine şiddet uygulayan, kötülük yapan zalime bağımlı olduğunu hisseder. Zalimin yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini zalimin yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından zalimin şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban tek olumlu ilişkisinin zalim ile kendi arasında olan ilişki ve bağlantı olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla zalimden ayrılması da gittikçe zorlaşır. Hayati tehlikenin var olması, zalimin ara sıra arkadaşça ve yakın davranması, dış dünyadan soyutlanmışlık hissi ve bulunulan ortamdan kaçılamayacağına dair bir inancın varlığı zalimle özdeşleşmeye yatkınlık yaratır. Bu koşullar aile için şiddeti, geçmişin tekrar etme zorlantısını, iyileşmeye ve değişime karşı olan direnci de açıklar. Bu durumlarda şiddete uğramış mağdur kişi, zalimi kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok korkar. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun tarafındaymış gibi davranır. Benzer şekilde, çeşitli şikâyetlerle terapiye gelen kişi koşullarından, duygularından, düşüncelerinden, ilişkilerinden şikâyet etse bile değişime ve iyileşmeye direnir… TRAVMATİK BAĞLANMANIN BELİRTİLERİ… Peki, herkes Stockholm sendromu yaşar mı? Ufak bir iyiliğe karşı bile çok yoğun minnet duyan, şiddeti ve şiddet tehdidini inkar eden, zalime ve kendine olan öfkesinin farkında olmayan, kötüye kullanımı önlemeye yönelik güce sahip olduğuna yönelik bir inanca sahip olan, durumdan ve zalimden ötürü kendi kendini suçlama eğilimi olan, zalimin ihtiyaçlarına karşı aşırı duyarlı olan, zalim şiddet davranışını azaltsın diye onu memnun etme çabalarına giren, dünyayı zalimin perspektifinden değerlendiren, kendine ait bakış açısını kaybeden, kendini de zalimin bakış açısıyla değerlendiren, zalimi iyi biri olarak ya da onu da kurban olarak gören, hayatta kaldığı için ve onu öldürmediği için zalime minnet duyguları besleyen bir kişide Harlow’un maymunları gibi travmatik bağlanmanın tüm belirtileri vardır ve Stockholm sendromuna girmiştir.

Kaynak
Devamı için: https://cemkece.com.tr/m-celladina-asik-olmak.html
Tüm hakları saklıdır © www.cemkece.com.tr