6 Ağustos 2017 Pazar

Psikoloji: Depresyon Günlükleri

İki yıl öncesine kadar gayet zayıf bir kadındım ben. Zayıf ve mutsuz. Özsaygısını yitirmiş, fazlasıyla incinmiş, hayattan bir beklentisi olmayan (kalmayan) bir kadın. Üstelik henüz 25 yaşındayken! Henüz mesleğimle kendimi yoğurmamış, henüz kendi derdime çare olamıyorken… 

Sonuçta psikologların da “önce insan” olduğu unutulmamalı; sanki doğaüstü varlıklarmışız gibi bizden beklentisi aşırı yüksek insanları hiç anlamıyorum zira.

Büyük bir bunalımın içerisine adım adım giriyordum. Sanki bir bataklık beni içine çekiyordu ben farkına varmadan. Hoş, ben bunalım sürecinden bahsediyorum şu an ama o düpedüz depresyondu. İçsel sebeplerden değil, aşağılanmış, örselenmiş, psikolojik manipülasyonlara maruz kalmış olmanın neticesini yaşıyordum kendi iç dünyamda. Gerçekten berbat hissediyordum kendimi.

Depresyon dendiğinde hayattan hiç zevk alamama, yeme-içmeden kesilme, uyuyamama gibi belirtiler geliyor ya hani akla ilk olarak. İşte bu belirtiler aslında “tipik depresyon” belirtileri. Bir de bunun “atipik depresyon” boyutu var ki, aşırı yemek yeme, aşırı uyuma ama yemeye de uykuya da doymama halini içinde barındırıyor. Yani psikolojik açlığı diğer fizyolojik ihtiyaçlarını aşırı doyurarak karşılamaya çalışma bozukluğu. Benim durumum tam olarak buydu. Bu duygusal çöküntüden kurtulmanın yolunun ise bu duygusal manipülasyonlara kendimi daha fazla maruz bırakıp kendimi hissizleştirmek olduğunu sanıyordum. Denedim de bunu. Sonunda duygusuz, her şeyi değersiz bir obje gibi görmeye başlayan bir robota dönüştüm. Mutlu muydum? Hayır. Eğer ki antidepresan tedavisine başlamasaydım 2 yıl önceki travmalarım uykumda benim kendi üzerime çullanıp da kendimi yastıkla boğmama bile sebep olabilirdi. Enteresan değil mi? Kendime zarar verirsem bu durumdan kurtulabileceğimi düşünüyordum. Üstelik artık iyice hissizleşmiştim. Sürekli yiyordum. Sürekli uyuyordum. Ne yemeye ne de uykuya doyuyordum. Hislerimi kaybettiğim gibi doyum algımı da yitirmiştim. Farkındalığım sadece içsel huzuruma çalışıyordu. İnsanları kullanmaya başlamıştım. Kendimi çok sevdiğimi söyleyip gittikçe kendimden soğuyordum. Beden algım bozulmaya başlamıştı. Sürekli kilo alıyordum. Kilo takıntısı olan bir annem ve babam olduğundan onlarla geçirdiğim zamanı da en aza indirmiştim. Yemeye devam ediyordum. Aldığım kilolar sinirimi bozdukça daha da yiyordum. Tüm nefretimi, öfkemi yediklerimden ve dolayısıyla kendimden çıkarırcasına… Boyuna yiyordum. Sürekli para harcıyordum. Sürekli kıyafet alıyordum. Gün aşırı. Yetmiyordu. Hiçbir şey bana haz vermiyordu. Kredi kartı limitlerimi zorluyordum. Ben harcadıkça banka, kredi kartı limitimi artırıyordu. Yemek yiyordum sürekli. Kilo aldıkça yeni kıyafet alıyordum. Borç içinde yüzdükçe daha da mutsuz oluyordum. Birden tartıya çıktığımda hayatımda hiç görmediğim bir sayı gördüm. “Hayır, ben kendimi böyle istemiyorum” dedim. Fakat durduramıyordum kendimi.

Kasım ayında başladığım antidepresan benim ruh durumumun benlik saygısı kısmını düzeltmiş ve vücudumu serotonin ile doldurmuştu, 27 yaş sendromuyla birlikte intihara olan meylim ortadan kalkmış gibiydi fakat bir eksik vardı. Beni kendime getiren bir şey olmalıydı. Ve o mucize gerçekleşti. Artık yenilenme zamanım gelmişti. Düştüğüm yerden kalkacak gücü kendimde buluyordum...





*********Devamı Gelecek*********

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Sosyal Medyanın Önlenemez Yükselişi

Sosyal medyanın bulunduğu alan ayrı bir dünyadır aslında. İnsanlar bunu daha çok kendilerini göstermek için kullanıyorlar. Çünkü kendi dar alanlarından, çevrelerinden daha geniş kitlelere açılan bir kapı görevi görüyor sosyal mecralar. Topluluk içerisinde fark edilmeden hayatını sürdüren bir birey olmaktansa kendi özelliklerini gösterebileceği, kendini sergileyebileceği bir alan arıyor insanoğlu. Misal üniforma gerekliliği olan ortamlarda insanlar ayakkabısıyla, takısıyla – forma içinde yer almayan herhangi bir parça ile – “ben farklıyım” algısı yaratmaya çalışmakta. Çünkü çoğu kişi sıradan olup, sıradanlık içerisinde fark edilmeden yok olup gitmek istemez. Sayılı kişidir görünmez olmak isteyen; ben etliye sütlüye dokunmayayım, kimse de bana karışmasın diyen. Zaten üniforma mantığı da insanları tek tipleştirip onların üzerinde kolaylıkla hâkimiyet kurma amacıyla tasarlanmıştır. Nazi zamanlarında Almanya gelsin aklınıza. İnsanları sıradanlaştırıp, düşüncelerini de belli kalıplara sokmak amaçlanarak tek bir kişinin ve onun ekibinin liderliği söz konusu olmaktadır. İlk ve orta dereceli okullarda okuduğunuz zamanlarınız gelsin aklınıza. Hepsi aynı mantık.

Günümüzde ise artık herkes kendisini olduğu veya olmak istediği şekilde kendisini yansıtabileceği, dilediğince paylaşımlar yapıp insanların beğenilerini toplayabileceği bir platform öbeği söz konusu. Her ne kadar her şey sanal da olsa insanlar yaşarken görmedikleri ilgiyi ve sevgiyi dijital platformlarda görmeye devam ettikleri sürece sosyal medyanın önlenemez yükselişi devam edecektir. Çünkü insanlar “ben sevilmeye değerim” algısını sosyal mecralarda yaptıkları paylaşımlarda topladıkları yorum ve beğenileri birbirlerine göstererek sağlamlaştırabileceklerine inanmış durumdalar. Ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışılır. Ama yaşadığımız dünya ne kadar bizim yaşam alanımızsa sanal dünyanın da o derece yaşadığımız alan olduğunu unutmamamız gerekir.



Nasıl ki daha önceki yıllarda Google veya yandex gibi arama motorları yerine bilmediğimiz bilgileri ansiklopedilerden araştırıp buluyorsak, günümüzde en ufak bir bilinmezi çevrimiçi arama motorlarına sorarak öğrendiğimizi unutmamalıyız. 


28 Temmuz 2017 Cuma

Giyim Psikolojisi

Kıyafetler, insanı rezil de eder vezir de.
Vücut hatlarınıza uygun giyinmek ayrıdır, tarzınızı oluşturup o doğrultuda giyinmek ayrı. Ama en önemlisi zevk sahibi olmak.
Zevk sahibi değilseniz istediğiniz markadan dünyalar kadar para döküp kıyafet alın, yine de bir şey ifade etmez. Çünkü onu taşıyabilmektir marifet. Yerine uygun giyinmek ise bu durumun olmazsa olmazıdır. Sonuçta abiye bir kıyafetle spora gidemeyeceğiniz gibi askeri üniforma ile de plazada iş toplantısına gidemezsiniz. Yani gidersiniz de gülünç duruma düşersiniz işte. Bu sebeple giyim psikolojisi diye bir kavramın olması gerektiğini düşünüyorum.
İçinde kendinizi rahat hissetmediğiniz veya beğenmediğiniz halde zorunluluktan giydiğiniz bir kıyafet ile sokağa çıktığınızda kendinizi tedirgin hissediyor oluşunuz bunun bir kanıtıdır aslında. Tamam, giyime harcayacak belli bir bütçeniz yok diyelim; o zaman bütçenize uygun butikler var, pasajlar var. En olmadı semt pazarları var. Bazen gerçekten çok hoş parçalar karşımıza çıkabiliyor semt pazarlarından. Üstelik her yaşa her beden ölçüsüne her giyim tarzına uygun geniş seçeneklerle karşılaşabilirsiniz oralarda.
Alışveriş yapmak bir hobi olmadığı gibi “kendinizce” güzel giyinmek de bir zorunluluk değildir. Benim bahsettiklerim hayata dair küçük dokunuşlar sadece. Önce kendinizi önemsemeli ve ciddiye almalısınız ki hayat görüşünüz, kişisel birikiminiz ve ilgi alanlarınız paralelinde bir görünüme sahip olasınız.
Stilinize güvenmiyorsanız bu konuda profesyonel hizmet veren kişilerden destek alabileceğiniz gibi günümüzde artık herkes (Bu Tarz Benim, İşte Benim Stilim, Gardrop Savaşları vb. tv programları sağ olsun!) moda konusunda az-çok yetkili olduğundan mağaza personellerinden veya moda bloggerlarından da yorum isteyebilirsiniz.
Önemli olan, önce kendinizi sevin ve beğenin sonra da bunu kendinize kanıtlayın!
Bol bol kitap okuyun, gezin, fotoğraf çekin, eğitimlere katılın ama katılmış olmak için değil; kendinize bir şeyler katmış olmak için yapın bunları.



6 Haziran 2017 Salı

Kara Kutu

Hani böyle insanın dibe battığı ve o bataktan çıkamayacağına inandığı zamanlar olur ya bazen. İşte ben o dipte hayatımın sonunu bekliyordum. Hayatla bu derece dalga geçiyor oluşum bu yüzdendi. Birden silkindim ve kendime geldim. Aslında bu hayata kendi isteğimle dünyaya gelmediğimi ama sonumu kendimin getirebileceğime inanıyordum oysa. Bütün planlarım bu yöndeydi. İnsanlar üzülür, geçer, zamana bırakılınca da unutulur, biter diyordum. Kendimce kendi aptallığıma kılıf arama yolları işte… Umutsuzlukta boğulup giderim diyordum ki dostlarım beni kendime getirdi. Öyle bir durumdaydım ki kendimi görebilmek için gün be gün solan yüzümü inceliyordum. Her gün bir selfie çekmek veya içimde biriktirdiklerimi yazmak bu durumdan uzaklaşmanın ve aynalama yapmamın yegâne yollarıydı. Henüz terapist değildim. Titrim sadece “öğrenci” idi. Kendimi sevgiye layık görmüyordum belki de. Beni sevenlere ise “yazık, beni uğurladığınızda çok üzülmeyin olur mu?” dercesine bakıyordum. İnsanlarla göz göze gelmek istemiyordum. Dostlarım vardı benim ama. İyi ki de varlardı. Eğer ki Özlem hocamla ve onun bana yazdığı reçete ile karşılaşmasaydım bugün burada olmazdım belki de. İçinde bulunduğum girdabı anlattığımda kendisinin gözlerinin dolduğunu görüşüm benim insani duygularımın da olabileceğini hatırlattı. Yıllardır öfke ve nefret dışında bir duygu taşımayan ben, sevgi dilenip de gerçek anlamda karşılığını alamadığına inanan ben, gözyaşlarımın tuzunu sevdim. Hayata yeniden gözlerimi açışım her sabah Lustral’i yutmaya başlayarak oldu. Ve o süreçte şarkılarla dertleşmeyi, konuşmayı kendime adet edinmiştim. Tek renk vardı o da gri bir zemin. Yani gökyüzü. Bir de gece vardı tabi. Gece siyah ve yıldızsız… Sadece karanlık. Oysa yıldız bendim eskiden. Dövmesini bile yaptırmıştım zamanında!

“Çimenler fillerle de güzel 
Kalbin korkularıyla cesur…”

Kalbim hiç olmadığı kadar cesur artık. Her ne kadar kaybetmekten korksam da içimi titreten bir aşk var. Sevgilime yaşama sevincimsin diye boşuna demiyorum. Öyle güzel zamanda geldin ki sevgilim. Hayatıma hoş geldin…

“Bir yerden aşağı,
Çok aşağı düştüm
Zaman, solgun sessiz gri bir koridordu
Orada çok üşüdüm,
Çok üşüdüm…”

Artık üşümüyorum. Korkularımı kara kutuya koydum. Ve o kutu gömüldü suların derinliklerine. Karabasanlar son buldu. Yeşillikler göğün maviliğine karışıyor artık alabildiğine…

“…Binbir çıkmaza çıkan daracık koridorlarınızdan,
Hele döl tutmayan zihni kaygan yatak odaklarınızdan
Çok sıkıldım…”

Diye diye şarkılar söyleyen nefretini ne kadar kussa da öfkesi dinmeyen kızı sakinleştirdi bu aşk. Hayatımı gök gürültülerinden arındırdım “gök nerede” diyip göğün gökte olmadığını iddia etmeyeceğim artık. Mavi var. Renklerin her birinin ayrı bir anlamı var. Kırmızılar yeniden alabildiğine canlı. Kiraz gibi, çilek gibi…

“Gözlerin şen çoçuk sesleri açıyor
Gözlerin yelkeninim fenerleri
Bir sana titriyor gönüllü yaprağım
Ellerim bir seni terliyor
Sana içlensin şimdi o melekler
Sende dursun akrep ve yelkovan

İçimdeki en acı suların bile şimdi bir tadı var”



**

5 Haziran 2017 Pazartesi

Pişman Olduğun Zaman...

Hiç aklımda yokken karşıma çıktı bu şarkı Youtube'da. Dondum kaldım. Sezen'den dinlediğimde niye bu kadar etkilememişti ki beni?
Bilmiyorum.
Zırhımı çıkarıp aşk karşısında çırılçıplak kaldığımdan belki de. Korunmaya muhtaç bir çocuk gibi hissediyorum bazen kendimi. Bazen durduk yere gözlerim doluyor. Sebepsiz...
Bulutlara dönmeyeceğim. Güneşliyim artık. Parçalı bulutlu değil. Gözlerim nefretle değil, sevgiyle bakıyor.
Gelelim o şarkının sözlerine:

"...Yolun zorunu yürümüştüm ben 
Tanıştığımız zaman 
Sen dalgalanmaktaydın elvan elvan 
O yüzden tam olarak hissedemedin sen içimi 
Hala aklımda çınlıyor alaycı kahkahan 

Haberin yoktu henüz cilvesinden aşkın 
Sarsılmıyordun hiç ay tutulmasından 
O kadar taşkın o kadar açtın ki 
Düşmen kaçınılmazdı arzın ortasından 

Pişman olduğun zaman 
Zevke doyduğun zaman
Huzur bulduğun zaman 
Dönebilirsin 

Ben yine burada olacağım 
Yaralarını saracağım 

Seni anlayacağım..."

Aşk Tesadüfleri Sever filminde Özgür'ün yani (Mehmet Günsür'ün)"sen ne karar verirsen ver, ben seni anlarım" demesi geldi aklıma.
Aşk diyince de aklımdan hiç çıkmayan canımın en içi sevgilim geliyor aklıma...
Sanırım bu hayatta en mutlu olmasını istediğim kişi o.
Üzüntüsü üzüntüm, kırgınlığı kırgınlığım oluyor.
Söylerlerdi de inanmazdım. Gerçekten sevgi varmış. Aşık iki insan birbirine tam anlamıyla değer veriyormuş. Bana bunları öğrettiğin için teşekkürler sevgilim!

4 Mayıs 2017 Perşembe

Gözü Kör Olasıca Şarkılar

Hayatımın “Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi, en sıcak sözlerin azarlar gibi…” evresini çoktan geçtim.
Miladım oldu, mutluluğumla tarih yazıyorum. “Korkusuzlar da korkar” yazmıştı bir yere hayatımın anlamı, oysa en çok ben korkuyordum sevdiğimi kaybetmekten. Ne de olsa “en değerlim” o benim.
“Uğrunda yüz kere bin kere ölmeli, cehennemde bile zulmetsen de…” demiş Nazan. Şimdilerde ise (2 sene önce çıkardığı albümde yani) Mabel’im Matiz’im söylüyor. Sevmeyi bilmiyorum ben. Yeni yeni öğreniyorum aslında. Nasıl da korkardım bağlanmaktan, birine bağlı kalmaktan… Sevince, sevildiğini bilince, güvenince ve sana güvenildiğini bilince bağlanma gibi bir problem de kalmıyormuş ortada.
Ama halen korkuyorum kalp kırmaktan, üzmekten, paramparça etmekten. Bazen korkuyorum kendimden.  Peki o benim “uğrumda yüz kere, bin kere ölür mü; cehennemde bile zulmetsem de?...”
Bir şarkıyla başladım bu yazıya, aynı şarkıyla noktalayayım o vakit: “Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi, Ah bu şarkıların gözü kör olsun!”

Birlikte konserlere gitmeli, sarmalı, sarılmalı, sevdiğinin ellerini hiç bırakmamalı…
Mabel'in seslendiği gibi "gel...!"

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Hadsizlik Had Safhada!

Terbiye, parayla pulla alınmıyor ne yazık ki. İnsanın kendini yetiştirme şekli bir bakıma… Kitap okumak, çok gezmek, kendini yetiştirmek, azla yetinmemek, kaliteli popülasyonlar içerisinde bulunmak veya o kaliteyi kişinin kendisinin yaratması ile mümkündür terbiye. Öyle hiç kitap okumayıp kendince(!) övünerek “ben hayatımda hiç kitap okumadım” diyen birisine saygı duymamı beklemeyin benden. Aynı şekilde bulunduğu ortamın gerektirdiği şekilde giyinmek de terbiye göstergelerinden birisidir. Misal ribanaları lastikli bir eşofman giymiş birisi benimle görüşmeye gelse kendisine zerre saygı duymam, duyamam kusura bakmasın. İzin almadan bir başkasının malını, mülkünü sahiplenmek ise kişinin özel hayatına tecavüz etmek gibidir. Böyle kişileri olası en sert biçimde uyarmanız sizin hakkınızdır. Benim hassas olduğum ve sinirlendiğim noktalar bellidir. Hiçbir zaman da kendi çizgimi bozmadım bu hayatta. Kişisel bakımına özen göstermeyen, düzgün giyinmeyi bilmeyen, kitap okumayan, genel-kültürü yerlerde sürünen ve bu haliyle kendisiyle gurur duyan egonun vücut bulmuş halleri çekilebilirler mi kendi köşelerine? Hatta öyle bir köşe olsun ki bu, mümkünse hep oralarda sığıntı olarak yaşasınlar da benim seviyeme yükselme cüretini göstermesinler. Zira gerçekten çok sinirlenebiliyorum hadsiz insanların var oluşuna. Çünkü bazı kişilerin varlıkları bile beni sinir etmeye yetiyor. Bazen bir ses tonu, bazen kullandığı edepsiz kelimeler, bazen bakımsız bir dış görünüş, bazense haddini aşan bakışlar… Lütfen herkes dengine göre davransın.