27 Aralık 2017 Çarşamba
8 Ağustos 2017 Salı
Psikoloji: İd Masumdur
Zaman zaman nerede nasıl konuşmam
gerektiğiyle ilgili heyecanlanabiliyorum. Olabilir, insanım sonuçta. Veya biyolojik
bir açıdan baktığımda duyguları olan bir hayvan olduğumu da söyleyebilirim. Düşünüp
tartıyoruz, ona göre davranışlarımız şekilleniyor tamam da hiç mi
içgüdülerimizi dinlemiyoruz sanki.
Sadece isteklerimize yön veren id’in esiri hangimiz olmadık ki? 7 ölümcül günah kavramı aslında id’in isteklerini gerçekleştirmekle alakalı biraz da. Eğer ki süper ego devreye girip de bilinçaltımızdaki kararlarımızı sınırlandırmazsa “öfke, açgözlülük, oburluk, şehvet, gurur, tembellik” ortaya çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına da neden kendimizi her anımızda sınırlandıralım ki? Bebeklerde sadece id devrededir mesela. Bütün ihtiyaçları caregiver tarafından karşılanmak durumundadır. Yoksa bebek zaten kendini sadece ağlayarak ifade edebilmektedir. İd, ilkel yanımızdır bir bakıma. Temel ihtiyaçlarımız ve onların karşılanmasına yönelik duyulan istektir id.
Süper ego ise “aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey” kıvamında bizi sınırlandıran kavramdır. Ve bunlar bizim hiç haberimiz olmadan gerçekleşmektedir. Buzdağının görünmeyen kısmı yani. Süper ego “ay şimdi bir gören olur, bir şey derler, ben bu denileni kaldıramam; en iyisi bunu yapmayayım” diyen iç ses bir bakıma. Ben süper ego’yu sevmem mesela. Aşırı mükemmeliyetçi kişiler süper egosunun esiri olmuş olan kişilerdir. Baktığımızda enneagram sisteminde de incelemeniz mümkün ki mükemmeliyetçi kişilik yapısı biraz da obsesif kompulsif kişilik yapısı ile örtüşmektedir. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu demiyorum, o ikisini birbirine karıştırmayalım, birbirinden farklı durumlar zira.
Sadece isteklerimize yön veren id’in esiri hangimiz olmadık ki? 7 ölümcül günah kavramı aslında id’in isteklerini gerçekleştirmekle alakalı biraz da. Eğer ki süper ego devreye girip de bilinçaltımızdaki kararlarımızı sınırlandırmazsa “öfke, açgözlülük, oburluk, şehvet, gurur, tembellik” ortaya çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına da neden kendimizi her anımızda sınırlandıralım ki? Bebeklerde sadece id devrededir mesela. Bütün ihtiyaçları caregiver tarafından karşılanmak durumundadır. Yoksa bebek zaten kendini sadece ağlayarak ifade edebilmektedir. İd, ilkel yanımızdır bir bakıma. Temel ihtiyaçlarımız ve onların karşılanmasına yönelik duyulan istektir id.
Süper ego ise “aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey” kıvamında bizi sınırlandıran kavramdır. Ve bunlar bizim hiç haberimiz olmadan gerçekleşmektedir. Buzdağının görünmeyen kısmı yani. Süper ego “ay şimdi bir gören olur, bir şey derler, ben bu denileni kaldıramam; en iyisi bunu yapmayayım” diyen iç ses bir bakıma. Ben süper ego’yu sevmem mesela. Aşırı mükemmeliyetçi kişiler süper egosunun esiri olmuş olan kişilerdir. Baktığımızda enneagram sisteminde de incelemeniz mümkün ki mükemmeliyetçi kişilik yapısı biraz da obsesif kompulsif kişilik yapısı ile örtüşmektedir. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu demiyorum, o ikisini birbirine karıştırmayalım, birbirinden farklı durumlar zira.
Ego ise ben, benlik anlamlarına
gelir. Yani id ister, ego onu gerçekleştirir, süper ego ise nerede ne yapılması
gerektiğine karar verir. Ama yetkili mercii ego’dur. Tüm isteklerini
karşılayan, kendi düşüncelerine önem veren ve başkalarını kaile almayan
kişilere egoist denmesinin sebebi budur. Aslında id masumdur. Sadece ister,
gerçekleştiren; sadece kendine ses verip diğer her şeyi kulak arkası eden
egodur. Bu durumda suçlu egodur.
Süper egosunu dinleyen kişiler günlük hayatta karşımıza çıkan sessiz, kendi kararlarını alırken huzursuzlukları her hallerinden belli olan “bağımlı kişilik yapısı”na sahip olan kişilerdir. Çocukluklarında ebeveyn müdahalesine sıkça maruz kaldıklarından bu durumu normalleştirmeleri sonucu süper egonun önünde saygıyla eğilmeyi tercih etmektedirler. Kendi kararlarını onların çevresi belirlemekte, eğer ki çevrenin onayını alamazlarsa o taşın altına girmekten vazgeçip kendilerini evlerine kapatmaya bile kalkabilmektedirler.
Süper egosunu dinleyen kişiler günlük hayatta karşımıza çıkan sessiz, kendi kararlarını alırken huzursuzlukları her hallerinden belli olan “bağımlı kişilik yapısı”na sahip olan kişilerdir. Çocukluklarında ebeveyn müdahalesine sıkça maruz kaldıklarından bu durumu normalleştirmeleri sonucu süper egonun önünde saygıyla eğilmeyi tercih etmektedirler. Kendi kararlarını onların çevresi belirlemekte, eğer ki çevrenin onayını alamazlarsa o taşın altına girmekten vazgeçip kendilerini evlerine kapatmaya bile kalkabilmektedirler.
Sonuç olarak kendi içsel
mekanizmamızı bilip id-ego-süper ego üçgeninde sağlıklı bir ilişki kurmayı
başarabilirsek “self-actualization” yani kendimizi gerçekleştirmeye
yaklaşabiliriz. Bu dengeyi kuramazsak kendimizi gerçekleştirmemiz mümkün
olamayacaktır.
6 Ağustos 2017 Pazar
Psikoloji: Depresyon Günlükleri
İki yıl öncesine kadar gayet zayıf bir kadındım ben. Zayıf ve
mutsuz. Özsaygısını yitirmiş, fazlasıyla incinmiş, hayattan bir beklentisi
olmayan (kalmayan) bir kadın. Üstelik henüz 25 yaşındayken! Henüz mesleğimle
kendimi yoğurmamış, henüz kendi derdime çare olamıyorken…
Sonuçta psikologların
da “önce insan” olduğu unutulmamalı; sanki doğaüstü varlıklarmışız gibi bizden
beklentisi aşırı yüksek insanları hiç anlamıyorum zira.
Büyük bir bunalımın
içerisine adım adım giriyordum. Sanki bir bataklık beni içine çekiyordu ben
farkına varmadan. Hoş, ben bunalım sürecinden bahsediyorum şu an ama o düpedüz
depresyondu. İçsel sebeplerden değil, aşağılanmış, örselenmiş, psikolojik
manipülasyonlara maruz kalmış olmanın neticesini yaşıyordum kendi iç dünyamda. Gerçekten
berbat hissediyordum kendimi.
Depresyon dendiğinde hayattan hiç zevk alamama,
yeme-içmeden kesilme, uyuyamama gibi belirtiler geliyor ya hani akla ilk
olarak. İşte bu belirtiler aslında “tipik depresyon” belirtileri. Bir de bunun “atipik
depresyon” boyutu var ki, aşırı yemek yeme, aşırı uyuma ama yemeye de uykuya da
doymama halini içinde barındırıyor. Yani psikolojik açlığı diğer fizyolojik
ihtiyaçlarını aşırı doyurarak karşılamaya çalışma bozukluğu. Benim durumum tam
olarak buydu. Bu duygusal çöküntüden kurtulmanın yolunun ise bu duygusal
manipülasyonlara kendimi daha fazla maruz bırakıp kendimi hissizleştirmek
olduğunu sanıyordum. Denedim de bunu. Sonunda duygusuz, her şeyi değersiz bir
obje gibi görmeye başlayan bir robota dönüştüm. Mutlu muydum? Hayır. Eğer ki
antidepresan tedavisine başlamasaydım 2 yıl önceki travmalarım uykumda benim kendi üzerime çullanıp da kendimi yastıkla boğmama bile sebep olabilirdi. Enteresan değil
mi? Kendime zarar verirsem bu durumdan kurtulabileceğimi düşünüyordum. Üstelik artık
iyice hissizleşmiştim. Sürekli yiyordum. Sürekli uyuyordum. Ne yemeye ne de
uykuya doyuyordum. Hislerimi kaybettiğim gibi doyum algımı da yitirmiştim. Farkındalığım
sadece içsel huzuruma çalışıyordu. İnsanları kullanmaya başlamıştım. Kendimi çok
sevdiğimi söyleyip gittikçe kendimden soğuyordum. Beden algım bozulmaya
başlamıştı. Sürekli kilo alıyordum. Kilo takıntısı olan bir annem ve babam
olduğundan onlarla geçirdiğim zamanı da en aza indirmiştim. Yemeye devam
ediyordum. Aldığım kilolar sinirimi bozdukça daha da yiyordum. Tüm nefretimi,
öfkemi yediklerimden ve dolayısıyla kendimden çıkarırcasına… Boyuna yiyordum. Sürekli
para harcıyordum. Sürekli kıyafet alıyordum. Gün aşırı. Yetmiyordu. Hiçbir şey
bana haz vermiyordu. Kredi kartı limitlerimi zorluyordum. Ben harcadıkça banka,
kredi kartı limitimi artırıyordu. Yemek yiyordum sürekli. Kilo aldıkça yeni kıyafet
alıyordum. Borç içinde yüzdükçe daha da mutsuz oluyordum. Birden tartıya
çıktığımda hayatımda hiç görmediğim bir sayı gördüm. “Hayır, ben kendimi böyle
istemiyorum” dedim. Fakat durduramıyordum kendimi.
Kasım ayında başladığım
antidepresan benim ruh durumumun benlik saygısı kısmını düzeltmiş ve vücudumu
serotonin ile doldurmuştu, 27 yaş sendromuyla birlikte intihara olan meylim ortadan kalkmış gibiydi fakat bir eksik vardı. Beni kendime getiren bir şey
olmalıydı. Ve o mucize gerçekleşti. Artık yenilenme zamanım gelmişti. Düştüğüm yerden kalkacak gücü kendimde buluyordum...
*********Devamı Gelecek*********
2 Ağustos 2017 Çarşamba
Sosyal Medyanın Önlenemez Yükselişi
Sosyal medyanın bulunduğu alan
ayrı bir dünyadır aslında. İnsanlar bunu daha çok kendilerini göstermek için
kullanıyorlar. Çünkü kendi dar alanlarından, çevrelerinden daha geniş kitlelere
açılan bir kapı görevi görüyor sosyal mecralar. Topluluk içerisinde fark
edilmeden hayatını sürdüren bir birey olmaktansa kendi özelliklerini
gösterebileceği, kendini sergileyebileceği bir alan arıyor insanoğlu. Misal
üniforma gerekliliği olan ortamlarda insanlar ayakkabısıyla, takısıyla – forma içinde
yer almayan herhangi bir parça ile – “ben farklıyım” algısı yaratmaya
çalışmakta. Çünkü çoğu kişi sıradan olup, sıradanlık içerisinde fark edilmeden
yok olup gitmek istemez. Sayılı kişidir görünmez olmak isteyen; ben etliye
sütlüye dokunmayayım, kimse de bana karışmasın diyen. Zaten üniforma mantığı da
insanları tek tipleştirip onların üzerinde kolaylıkla hâkimiyet kurma amacıyla
tasarlanmıştır. Nazi zamanlarında Almanya gelsin aklınıza. İnsanları sıradanlaştırıp,
düşüncelerini de belli kalıplara sokmak amaçlanarak tek bir kişinin ve onun
ekibinin liderliği söz konusu olmaktadır. İlk ve orta dereceli okullarda
okuduğunuz zamanlarınız gelsin aklınıza. Hepsi aynı mantık.
Günümüzde ise artık herkes
kendisini olduğu veya olmak istediği şekilde kendisini yansıtabileceği,
dilediğince paylaşımlar yapıp insanların beğenilerini toplayabileceği bir
platform öbeği söz konusu. Her ne kadar her şey sanal da olsa insanlar yaşarken
görmedikleri ilgiyi ve sevgiyi dijital platformlarda görmeye devam ettikleri
sürece sosyal medyanın önlenemez yükselişi devam edecektir. Çünkü insanlar “ben
sevilmeye değerim” algısını sosyal mecralarda yaptıkları paylaşımlarda
topladıkları yorum ve beğenileri birbirlerine göstererek
sağlamlaştırabileceklerine inanmış durumdalar. Ne kadar doğru ne kadar yanlış
tartışılır. Ama yaşadığımız dünya ne kadar bizim yaşam alanımızsa sanal
dünyanın da o derece yaşadığımız alan olduğunu unutmamamız gerekir.
Nasıl ki daha önceki yıllarda Google
veya yandex gibi arama motorları yerine bilmediğimiz bilgileri
ansiklopedilerden araştırıp buluyorsak, günümüzde en ufak bir bilinmezi çevrimiçi
arama motorlarına sorarak öğrendiğimizi unutmamalıyız.
28 Temmuz 2017 Cuma
Giyim Psikolojisi
Kıyafetler, insanı rezil de eder vezir de.
Vücut hatlarınıza uygun giyinmek ayrıdır, tarzınızı oluşturup o doğrultuda
giyinmek ayrı. Ama en önemlisi zevk
sahibi olmak.
Zevk sahibi değilseniz istediğiniz markadan dünyalar kadar para döküp
kıyafet alın, yine de bir şey ifade etmez. Çünkü onu taşıyabilmektir marifet. Yerine uygun giyinmek ise bu durumun
olmazsa olmazıdır. Sonuçta abiye bir kıyafetle spora gidemeyeceğiniz gibi
askeri üniforma ile de plazada iş toplantısına gidemezsiniz. Yani gidersiniz de
gülünç duruma düşersiniz işte. Bu sebeple giyim
psikolojisi diye bir kavramın olması gerektiğini düşünüyorum.
İçinde kendinizi rahat hissetmediğiniz veya beğenmediğiniz halde
zorunluluktan giydiğiniz bir kıyafet ile sokağa çıktığınızda kendinizi tedirgin
hissediyor oluşunuz bunun bir kanıtıdır aslında. Tamam, giyime harcayacak belli
bir bütçeniz yok diyelim; o zaman bütçenize uygun butikler var, pasajlar var. En
olmadı semt pazarları var. Bazen gerçekten çok hoş parçalar karşımıza
çıkabiliyor semt pazarlarından. Üstelik her yaşa her beden ölçüsüne her giyim
tarzına uygun geniş seçeneklerle karşılaşabilirsiniz oralarda.
Alışveriş yapmak bir
hobi olmadığı gibi “kendinizce” güzel giyinmek de bir zorunluluk değildir. Benim bahsettiklerim
hayata dair küçük dokunuşlar sadece. Önce kendinizi önemsemeli ve ciddiye
almalısınız ki hayat görüşünüz, kişisel birikiminiz ve ilgi alanlarınız
paralelinde bir görünüme sahip olasınız.
Stilinize güvenmiyorsanız bu konuda profesyonel hizmet veren kişilerden
destek alabileceğiniz gibi günümüzde artık herkes (Bu Tarz Benim, İşte Benim
Stilim, Gardrop Savaşları vb. tv programları sağ olsun!) moda konusunda az-çok yetkili
olduğundan mağaza personellerinden veya moda bloggerlarından da yorum isteyebilirsiniz.
Önemli olan, önce kendinizi sevin ve
beğenin sonra da bunu kendinize kanıtlayın!
Bol bol kitap okuyun, gezin, fotoğraf çekin, eğitimlere katılın ama
katılmış olmak için değil; kendinize bir şeyler katmış olmak için yapın
bunları.
6 Haziran 2017 Salı
Kara Kutu
Hani böyle insanın dibe battığı ve o bataktan çıkamayacağına
inandığı zamanlar olur ya bazen. İşte ben o dipte hayatımın sonunu bekliyordum.
Hayatla bu derece dalga geçiyor oluşum bu yüzdendi. Birden silkindim ve kendime
geldim. Aslında bu hayata kendi isteğimle dünyaya gelmediğimi ama sonumu
kendimin getirebileceğime inanıyordum oysa. Bütün planlarım bu yöndeydi.
İnsanlar üzülür, geçer, zamana bırakılınca da unutulur, biter diyordum.
Kendimce kendi aptallığıma kılıf arama yolları işte… Umutsuzlukta boğulup
giderim diyordum ki dostlarım beni kendime getirdi. Öyle bir durumdaydım ki
kendimi görebilmek için gün be gün solan yüzümü inceliyordum. Her gün bir
selfie çekmek veya içimde biriktirdiklerimi yazmak bu durumdan uzaklaşmanın ve
aynalama yapmamın yegâne yollarıydı. Henüz terapist değildim. Titrim sadece “öğrenci”
idi. Kendimi sevgiye layık görmüyordum belki de. Beni sevenlere ise “yazık,
beni uğurladığınızda çok üzülmeyin olur mu?” dercesine bakıyordum. İnsanlarla göz
göze gelmek istemiyordum. Dostlarım vardı benim ama. İyi ki de varlardı. Eğer
ki Özlem hocamla ve onun bana yazdığı reçete ile karşılaşmasaydım bugün burada
olmazdım belki de. İçinde bulunduğum girdabı anlattığımda kendisinin gözlerinin
dolduğunu görüşüm benim insani duygularımın da olabileceğini hatırlattı.
Yıllardır öfke ve nefret dışında bir duygu taşımayan ben, sevgi dilenip de
gerçek anlamda karşılığını alamadığına inanan ben, gözyaşlarımın tuzunu sevdim.
Hayata yeniden gözlerimi açışım her sabah Lustral’i yutmaya başlayarak oldu. Ve
o süreçte şarkılarla dertleşmeyi, konuşmayı kendime adet edinmiştim. Tek renk
vardı o da gri bir zemin. Yani gökyüzü. Bir de gece vardı tabi. Gece siyah ve
yıldızsız… Sadece karanlık. Oysa yıldız bendim eskiden. Dövmesini bile
yaptırmıştım zamanında!
“Çimenler fillerle de güzel
Kalbin korkularıyla cesur…”
Kalbin korkularıyla cesur…”
Kalbim hiç olmadığı kadar cesur artık. Her ne kadar kaybetmekten
korksam da içimi titreten bir aşk var. Sevgilime yaşama
sevincimsin diye boşuna demiyorum. Öyle güzel zamanda geldin ki sevgilim.
Hayatıma hoş geldin…
“Bir
yerden aşağı,
Çok
aşağı düştüm
Zaman,
solgun sessiz gri bir koridordu
Orada
çok üşüdüm,
Çok
üşüdüm…”
Artık üşümüyorum.
Korkularımı kara kutuya koydum. Ve o kutu gömüldü suların derinliklerine. Karabasanlar
son buldu. Yeşillikler göğün maviliğine karışıyor artık alabildiğine…
“…Binbir
çıkmaza çıkan daracık koridorlarınızdan,
Hele
döl tutmayan zihni kaygan yatak odaklarınızdan
Çok
sıkıldım…”
Diye diye şarkılar
söyleyen nefretini ne kadar kussa da öfkesi dinmeyen kızı sakinleştirdi bu aşk.
Hayatımı gök gürültülerinden arındırdım “gök
nerede” diyip göğün gökte olmadığını iddia etmeyeceğim artık.
Mavi var. Renklerin her birinin ayrı bir anlamı var. Kırmızılar yeniden
alabildiğine canlı. Kiraz gibi, çilek gibi…
“Gözlerin şen çoçuk sesleri açıyor
Gözlerin yelkeninim fenerleri
Bir sana titriyor gönüllü yaprağım
Ellerim bir seni terliyor
Sana içlensin şimdi o melekler
Sende dursun akrep ve yelkovan
İçimdeki en acı suların bile şimdi bir tadı var”
**
Etiketler:
depresyon,
filler ve çimen,
gece,
hikaye,
intihar,
lustral,
mabel matiz,
öteki,
selfie,
şarkı sözleri,
tuzla buz,
yıldız,
zaman
5 Haziran 2017 Pazartesi
Pişman Olduğun Zaman...
Hiç aklımda yokken karşıma çıktı bu şarkı Youtube'da. Dondum kaldım. Sezen'den dinlediğimde niye bu kadar etkilememişti ki beni?
Bilmiyorum.
Zırhımı çıkarıp aşk karşısında çırılçıplak kaldığımdan belki de. Korunmaya muhtaç bir çocuk gibi hissediyorum bazen kendimi. Bazen durduk yere gözlerim doluyor. Sebepsiz...
Bulutlara dönmeyeceğim. Güneşliyim artık. Parçalı bulutlu değil. Gözlerim nefretle değil, sevgiyle bakıyor.
Gelelim o şarkının sözlerine:
"...Yolun zorunu yürümüştüm ben
Tanıştığımız zaman
Sen dalgalanmaktaydın elvan elvan
O yüzden tam olarak hissedemedin sen içimi
Hala aklımda çınlıyor alaycı kahkahan
Haberin yoktu henüz cilvesinden aşkın
Sarsılmıyordun hiç ay tutulmasından
O kadar taşkın o kadar açtın ki
Düşmen kaçınılmazdı arzın ortasından
Pişman olduğun zaman
Zevke doyduğun zaman
Huzur bulduğun zaman
Dönebilirsin
Ben yine burada olacağım
Yaralarını saracağım
Seni anlayacağım..."
Aşk Tesadüfleri Sever filminde Özgür'ün yani (Mehmet Günsür'ün)"sen ne karar verirsen ver, ben seni anlarım" demesi geldi aklıma.
Aşk diyince de aklımdan hiç çıkmayan canımın en içi sevgilim geliyor aklıma...
Sanırım bu hayatta en mutlu olmasını istediğim kişi o.
Üzüntüsü üzüntüm, kırgınlığı kırgınlığım oluyor.
Söylerlerdi de inanmazdım. Gerçekten sevgi varmış. Aşık iki insan birbirine tam anlamıyla değer veriyormuş. Bana bunları öğrettiğin için teşekkürler sevgilim!
Bilmiyorum.
Zırhımı çıkarıp aşk karşısında çırılçıplak kaldığımdan belki de. Korunmaya muhtaç bir çocuk gibi hissediyorum bazen kendimi. Bazen durduk yere gözlerim doluyor. Sebepsiz...
Bulutlara dönmeyeceğim. Güneşliyim artık. Parçalı bulutlu değil. Gözlerim nefretle değil, sevgiyle bakıyor.
Gelelim o şarkının sözlerine:
"...Yolun zorunu yürümüştüm ben
Tanıştığımız zaman
Sen dalgalanmaktaydın elvan elvan
O yüzden tam olarak hissedemedin sen içimi
Hala aklımda çınlıyor alaycı kahkahan
Haberin yoktu henüz cilvesinden aşkın
Sarsılmıyordun hiç ay tutulmasından
O kadar taşkın o kadar açtın ki
Düşmen kaçınılmazdı arzın ortasından
Pişman olduğun zaman
Zevke doyduğun zaman
Huzur bulduğun zaman
Dönebilirsin
Ben yine burada olacağım
Yaralarını saracağım
Seni anlayacağım..."
Aşk Tesadüfleri Sever filminde Özgür'ün yani (Mehmet Günsür'ün)"sen ne karar verirsen ver, ben seni anlarım" demesi geldi aklıma.
Aşk diyince de aklımdan hiç çıkmayan canımın en içi sevgilim geliyor aklıma...
Sanırım bu hayatta en mutlu olmasını istediğim kişi o.
Üzüntüsü üzüntüm, kırgınlığı kırgınlığım oluyor.
Söylerlerdi de inanmazdım. Gerçekten sevgi varmış. Aşık iki insan birbirine tam anlamıyla değer veriyormuş. Bana bunları öğrettiğin için teşekkürler sevgilim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




